İzleyiciler

sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Mayıs 2020 Cumartesi

Server Demirtaş ve Kinetik Heykelleri

Ben Server Demirtaş'la ve çalışmalarıyla geç tanıştım ama tanımadığım yıllara inat daha büyük saygı duydum. Çok yakın bir arkadaşımın Server Demirtaş'ın çalışmasını yollamasıyla araştırmaya başladım, sonrasında takip etmeye devam ettim. Üstad'ın yaptığı işlere o kadar büyük bir hayranlık duyuyorum ki anlatabilmem mümkün değil. Hala tanımayanlar varsa endişesiyle bu başlığı açmaya ve her şeyi paylaşmaya karar verdim. 
O halde zaman kaybetmeden başlayalım. 😊



Server Demirtaş

1957 yılında İstanbul’da dünyaya gelen Server Demirtaş, 1977 yılında Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’ne girer. İsmi daha sonra Mimar Sinan Üniversitesi’ne dönüştürülecek Akademi’de Devrim Erbil atölyesinde eğitim alan sanatçı, 1984 yılında mezun olduktan sonra Türk soyut sanatının önde gelen isimlerinden Adnan Çoker ile ortak çalışmalarda bulunur. Resim bölümünden mezun olmasına rağmen; gerek eğitim süreci gerekse daha sonrasında gerçekleştirdiği çalışmalarda üçüncü boyutun olasılıklarını arayan ve kendini her zaman bir heykeltıraş olarak konumlayan Demirtaş’ın ilk dönemlerinde gerçekleştirdiği, gazeteleri PVC’yle kaplayıp katmanlardan oluşturduğu üç boyutlu yerleştirmeleri dönemi için öncü ve ses getiren çalışmalardır. 1987 yılında Mimar Sinan Üniversitesi tarafından gerçekleştirilen ve dönemin en yenilikçi çağdaş sanat sergisi olan “Yeni Eğilimler Sergisi”nde Başarı Ödülü alan sanatçı, 1989 yılında bir diğer önemli sergi olan “Günümüz Sanatçıları İstanbul Sergisi”nde Resim Heykel Müzesi Jüri Ödülü’nü kazanır.



Demirtaş’ın sürekli değişimi arayan yenilikçi sanat anlayışı 1997 yılında farklı makine parçalarını bir araya getirerek oluşturduğu hareketli heykeller dönemini başlatır. Hiçbir mühendislik eğitimi almayan sanatçının oldukça uzun süreçler gerektiren mekanik heykelleri, Türkiye’de kinetik heykel sanatının önemli örneklerindendir. Demirtaş’ın heykellerinin oluşum aşamasında kullandığı otomobil cam sileceğinden, bisiklet frenine değin uzanan hazır malzemelerin, sanatçının buluşu olan yöntemlerle bir araya getirilerek çarklar aracılığıyla hareketi sağlaması, 12. yüzyılda El Cezeri’nin robotlarından, 15 ve 16. yüzyılda Leonardo da Vinci’nin makinelerine ve 20. yüzyılda Jean Tinguely’nin kinetik heykellerine kadar uzanan bir yolculukta bilim ile sanat, teknoloji ile insan gibi ilişkiler üzerine yeniden düşünmemizi sağlar. Günlük hayatın hızı içinde yakalanamayan ve gittikçe mekanikleşen bir takım insani duygular, Demirtaş’ın mekanik heykellerinde adeta ağır çekime alınarak etkileyici bir gerçeklikle izleyiciye aktarılırken, heykeline can vermek isteyen Pygmalion efsanesinden beri süregelen ‘sanatçı ve yaratıcılık’ arasındaki ilişkiyi de gözler önüne serer.




Sanatçının son dönemde yaptığı çalışması "Çığlık" hakkında yaptığı açıklama ise şu şekilde:

“Benim çok iyimser bir sanatçı olduğumu düşünüyorlar ama ben aslında karamsarım. Bu heykelimi de karamsar bir şekilde yaptım. Dünyanın iyi gittiğine herşeyin daha güzel olacağına inanmıyorum” diyen Server Demirtaş, heykelin babasının hastalığının ağırlaştığı sıralarda ortaya çıktığını söylüyor ancak bu dönemde yalnızlaştırılan ve yalnız bırakılan yaşlılara da dikkat çekiyor ve heykelini onlara adıyor:

“Yaptığım bu iş sosyal medyada görünmesiyle herkes, salgınla, 65 üstünün hain bir şekilde solunum cihazsız ölüme terk edişleriyle ilgili sandı. Öyle değil çok kişisel, Üç ay önce babamın rahatsızlığı üzerine başladım bu işe. Babamın durumu giderek ağırlaştı bu süreçte. Bu heykel bu esnada çıktı. Salgına denk düştü. O ruha. Herkesin ayrıştırıldığı, bir şekilde dünyadan uzaklaştırıldığı bir dönemde yaşlılar hiç olmadıkları ve aslında unutmak zorunda oldukları yaşlarıyla bu dünyada geçirmiş yıllarıyla yalnız bırakıldı. Elbette onlara adıyorum bu heykelimi…”







Kaynak: www.bozluartproject.com, www.sanatatak.com

24 Aralık 2019 Salı

Kitap Tanıtımı 4 : "Sanat ve Toplum" Herbert Read

Tekrar merhaba.. Her hafta paylaştığım kitap tanıtımlarına kısacık bir aradan sonra devam ediyorum. Bugün paylaşacağım kitabı, burada olmadığım o kısacık arada aldım. Ancak şu an elimde okumakta olduğum bir kitap olduğundan henüz okuyamadım. Yazarına çok güvendiğim için okumadan paylaşmakta da sakınca görmedim açıkcası 😊 Yine okumak için fazlasıyla heyecan duyduğum Herbert Read kitaplarından biri.




Arka kapağından edindiğim bilgileri paylaşmak istiyorum. Herbert Read'in bu kitabı günümüzden yaklaşık 80 yıl önce yayımlanmış ve bu alandaki ilk bilimsel çalışmalar arasında yer alıyormuş. Sanat ve Toplum'un temeli, Read'in bir süre Liverpool Üniversitesi'nde verdiği derslere dayanıyormuş ve bu kitabın içeriği, okuru tarih öncesi din anlayışından psikanalize ve sanat eğitimine kadar her alandaki faaliyetlerin sanata yansımaları üzerine düşünmeye çağırıyormuş.
Sizce de merak uyandıran, etkileyici bir arka kapak yazısı değil mi? 😊Ben elime aldığımda fazlasıyla heyecan duydum. Okurlarına şimdiden keyifli okumalar. 

14 Kasım 2019 Perşembe

Kitap Tanıtımı 2 : "Bir Muamma Sanat Hayat Aforizmalar" Ali Artun

Yeniden merhaba 🙋 
Bu aralar çokça yazma sebebim çalışma saatleri arasında mola zamanlarımı en verimli burda geçirdiğimi düşündüğümden :) Okudukça paylaşma isteği duyuyorum. Bu da demek oluyor ki yeni bir kitapla tanışacağız. Uzatmadan sözü hemen bugün ki kitaba getiriyorum çünkü benim çok severek okuduğum ve diğer kitaplarını da zevkle aldığım, sıkı takipçisi olduğum Ali Artun'nun kitabı.  Söylemeden geçemeyeceğim kitaplarının renklerini ayrı bir seviyorum. 
O halde başlayalım.


Kitabın kapağını açtığımızda ilk sayfalardan birinde şu sözle karşılaşıyoruz: "Sanat-hayat karşıtlığı ne şekilde belirirse belirsin çözümsüzdür." Octavio PAZ
Bu kitap sanatçılardan, düşünürlere bir çok bilinen insanın sanat-hayat aforizmalarından seçkilerle hazırlanmış. Foucalt'dan Nietzche, Derrida'dan Maleviç'e kadar. Bu kitabın en güzel tarafı ise istediğiniz sayfayı açıp okuyabilirsiniz :) 
Kitabın içinde benim fazlasıyla beğendiğim bir bölüm var Gaston Bachelard'a ait. "...Jean Lescure bir ressam hakkında şunları söylüyor: "Lapicque, yaratıcı faliyetin en az hayatın kendisi kadar şaşırtıcı olmasını talep eder". Bu durumda sanat, hayatın çoğaltılmasıdır; bilincimizi harekete geçiren, uyuklamaktan uzak tutan bir çeşit şaşırtmaca yarışıdır...167 (Artun, 2015, s.108)."
Hala okumadıysanız mutlaka okuyun diyorum.


12 Kasım 2019 Salı

Kitap Tanıtımı 1 : "Sanat Nedir*" Arthur C. Danto


İlk paylaşımımız olarak ben Arthur C. Danto'nun "Sanat Nedir*" kitabını seçtim. Danto bu kitapta herkesin farklı bir yorum getirdiği ve kendince bir tanım yaptığı, fakat kimsenin tam anlamıyla kavramın karşılığı budur diyemediği bir soruya yanıt arıyor. Danto kitabında, sanat eserini sanat eseri kılan şeyin ne olduğuna, kendine göre bir şeyin sanat eseri olması için gerekli kriterlere değiniyor. Kitabı okuduğunuzda göreceksiniz, ünlü düşünürlerden büyük sanatçılara kadar sanata dair pek çok konu ele alınmış. Buraya yazarken baktığımda kitapta bir çok yere işaret koyduğumu gördüm. Ve bu kitapta beni en çok çeken bölümlerden biri "Altmışların en güzel yanı, herhangi bir şeyin sanat eseri olabileceğinin yavaş yavaş farkına varılıyor olmasıydı (Danto, 2015, s.115)." cümlesiyle başlayan bölümdür. Eğer sanata yakından uzaktan bir ilginiz varsa okumadan geçmeyin. 




10 Kasım 2019 Pazar

LENS'19 Görülen Şeyler

Sanat ve sanatçı sever arkadaşlara çağrı! :) 
Bilindiği gibi blog sayfamdan olabildiğince sergi duyuruları yapmaya çalışıyorum ve İstanbul'daki sergilerin bir çoğuna ben de giderek takip ediyorum. Değişen çağın sanat anlayışına uzak kalmamak adına, sizlerinde takipte kalmanız umuduyla. Sanat iyileştirir! :)



2012 yılında her disiplinden üretimin izleyici ile buluşmasını sağlamak için yola çıkan Mixer, sadece fotoğrafa odaklanan bir sergi serisi olan Lens'i hayata geçirmeye hazırlanıyor. Bu sene ilki Sena Çakırkaya küratörlüğünde gerçekleşecek sergi serisi, gelecek yıllarda farklı temalar ya da tekniklere odaklanarak Türkiye'de ve dünyada fotoğrafın izlerini takip edecek.

17 Ekim - 30 Kasım 2019 tarihleri arasındaki sergi, fotoğrafın teknik ve kavramsal sınırları üzerine düşünen, onu bir deney alanı olarak ele alan sanatçılara ve çalışmalarına odaklanıyor. Sergi kavramsallık, performans ve tekniği buluşturan deneyselliğe bir övgü niteliğinde. Fikir ve üretim arasındaki mesafeyi ortadan kaldıran, hayal gücü ve özgün düşünceye hareket alanı tanıyan çalışmalar sergide bir araya geliyor. Kameranın düşünceleri veya olayları aktaran bir araç olarak kullanılmasının ötesinde; fotoğraf olgusunu farklı yaklaşımlarla geliştirme girişimlerini görüyoruz. Hakim teorilerin gölgesinde kalmadan görüntüye, sürece ve düşünceye hakkını verme çabası öne çıkıyor. 

Güncel fotoğraftaki malzeme ve teknik çeşitliliğin geri dönüşüne paralel olarak, kamerasız fotoğraflar, bilgisayar üretimi imgeler veya fotoğrafa analog, dijital, fiziksel müdahaleler gibi birçok farklı yaklaşım sergide bir araya geliyor. Sergi 1970’lerden itibaren, Türkiye’de bu deney alanının izini sürerek görüntünün kendisini hem çıkış hem de varış noktası olarak ele alıyor. 

Sergi kapsamında 19 Ekim saat 16:00-18:00 arasında sergi küratörü Sena Çakırkaya moderatörlüğünde, sanatçılardan Selim Süme, Orhan Cem Çetin ve Selen Solak'ın katılımı ile konuşma düzenlenecektir. 15 Kasım Cuma günü ise sergi sanatçılarından Yusuf Murat Şen ile Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Alternatif Fotoğraf Atölyesi ziyareti gerçekleştirilecektir.

Sanatçılar: Barbara - Zafer Baran, Kerem Ozan Bayraktar, Melis Cantürk, Orhan Cem Çetin, Görkem Ergün, Baha Gelenbevi, Ahmet Öner Gezgin, Cemil Batur Gökçeer, Ege Kanar, Sabit Karamani, Zeynep Kayan, Şahin Kaygun, Cansu Korkmaz, Aslı Narin, Selen Solak, Selim Süme, Sergen Şehitoğlu, Yusuf Murat Şen, Sencer Vardarman



Kaynak:www.mixerarts.com

5 Eylül 2019 Perşembe

CANAN "Muhabbet & Kehanet & Saadet"

Uzun bir aradan sonra mutlu bir merhaba..:) Eğitimim dolayısıyla oldukça uzun ara vermiştim ama tatlı bir mezuniyet sonrası artık dönmenin vakti geldi diye düşünerek heyecanla açtım yeni sayfayı. :) 2019'un ilk yazısını paylaşacağım için fazlasıyla mutluyum.. Ara verdiğim dönemde paylaşabilmek için oldukça çok şey biriktirdim. Çok kitap okudum, yeni sanatçılar keşfettim. Hepsini bir anda paylaşmak istememe rağmen yavaş yavaş yazacağım..:) İlk paylaşımım tabiki sergilerden olacak ki kimse tarihleri kaçırmasın. 


4 Eylül itibariyle Daire Sanat'ta CANAN'ın "Muhabbet & Kehanet & Saadet" isimli sergisi konuk oldu. CANAN’ın daha önce sergilenmemiş “Muhabbet Serisi” ve “Sevişgenler (Aşıklar) Serisi”nden eserleri ile “Striga” isimli eserini izleyici ile buluşturuyormuş.




Canan, Muhabbet Serisi, İkizler, 2019.


Muhabbet, gönülden gönüle akan, karşılıklı olarak iletişimden keyif alınan, insanlar arasındaki bir çeşit gönül dilidir. Sergi içinde yer alan yapıtlar, sanat ile izleyici arasında semboller diliyle, sezgisel olarak güzellikler dilini kurar. Semboller, zaman zaman farklılık gösterse de çoğunlukla zamansız, coğrafyasız, doğanın güzellikler dili ile insanlar arasında kurulan ortak dilin kendisidir. Şiirde, şarkıda, TV’den izlediğimiz filmlerde, dizilerde, yastık yüzlerimizde ev dekorasyonumuzda hatta telefonumuzun emojilerinde ve sanatın her dalında yaşama dair insani duyguların, kelimelerin ve kavramların yeterli olmadığı yerde, sezgisel olarak karşılıklı iletişimde gönül dilini kurar. Gönül kelimesi yalnızca Türkçe olup, ruh ve kalbin birlikteliği anlamına gelir. Bir çeşit gönül dili olan sanatın, ortak bir dil olmasını da bize kolayca açıklar. Gönül dili, sezgilere bağlı olduğu için çoğunlukla sembollerle derdini anlatır. Orhan Veli’nin söylediği gibi kelimelerin kifayetsiz kaldığı anda imdadımıza yetişir. Birine telefonun sohbet odalarında sevdiğimizi söylemek istediğimizde "seni seviyorum" un bıraktığı his başkadır, yanına gül emojisi ve iki şampanya kadehi konmuş “seni seviyorum”un bizde yarattığı his bambaşkadır. Gözlerin ne güzel demek yerine ceylan gözlüm, selvi boylum deriz. Kısrağım, aygırım diye tanımladığımızda sevdiceğimizi, şehvetimizi saklamak mümkün değildir. Domuz gibi inatçıyızdır mesela, deniz mavisi gözlerimizde derinlere dalmak ister nartanemiz, nurtanemiz. 




Canan, Muhabbet Serisi, Cinler, 2019.



Sergide yer alan "Muhabbet" serisi insanlık tarihinin başlangıcından günümüze, evrimsel süreçten bize kalan kolektif bilinçaltımızdaki hafızanın, sembolleri güzellikler diline çevirdiğinin bir kanıtıdır. Keçi bedenli insan başlı yaratıklar, ejderhalar, yılan bedenli kadınlar, cinler, tanrılar ve tanrıçalar aslında hep evrimsel sürecin ve doğanın bize bıraktığı genetik mirasın, sembollerin gizemli dilinden, güzellikler diline dönüşümünün yansımasıdır.



Canan, Sevişgenler Serisi, Sonsuz Aşk, 2019.


Sergide yer alan Striga "cadı otu" da yine semboller diliyle izleyiciyle muhabbet eder. Striga, konusunu arkaik dönemde yer alan Nemesis tanrıçasından alır. Nemesis bazı kültürlere göre uğursuzluk tanrıçası iken bazı kültürlere göre uğur tanrıçasıdır. Kehanet küreleri şeklinde kurgulanmış yapıt, herkesin kendi geleceğinin kehanet tanrıçası olduğunu iddia eder. Bir yanı ile uğur ve uğursuzluk tanrıçası olması bu yüzdendir. Nemesis dişil bir tanrıça olarak aslında zihnimizin bilinçaltını sembolize eder. Sağ tarafımız dişil enerjiyi taşıyan bilinçaltı, sol tarafımız eril enerjiyi taşıyan bilincimizdir. Bİlinç ve bilinçaltı geleceğin yaratılışında ortak çalışır. Bu yüzden kehanet tanrısı ve tanrıcası bizzat zihnimizin kendisidir. Pozitif baktığımızda kendimizi koşulsuz sevip, kendimize güvendiğimizde arzularımızın ve hayallerimizin gerçekleşmemesi için hiçbir sebep yoktur. Çelişki ve şüphe hayatımızdan uzaklaştığında geçmişin deneyimleri ve gelecek tahayyülleri ile şimdiyi oluştururuz. Bilinç ile kurulan hayaller ve hatırlanan deneyimler her birimizi birer Nemesis tanrıçasına dönüştürür ve hayallerimizin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğine bizi inandırır. Bu yüzden geleceğimizi yaratan uğur tanrısı ve tanrıçası bizzat zihnimizdir. Kimse bir başkasının geleceğini okuyamaz, bilemez, öngöremez. Fal, büyü ve hatta astroloji arkadaş toplantılarında eğlence amaçlı ve birbirine moral verdiği sürece hayatın zenginliğidir. Ciddiye almamız gereken başkasının sözleri değil, tam tersi hayallerimizin ve arzularımızın ulaşılabilir olduğuna dair kendimize olan tam inancımızdır.



Canan, Sevişgenler Serisi, Kerem ile Aslı, 2019.


Sevişgenler (Aşıklar) Serisi ise tüm bu muhabbet ve olumlu kehanetler, hayaller sonunda saadetin karşılığıdır. Muhabbetle, ortak kurulan hayallerle, huzurun, şevkatin, merhametin, arzunun ve hatta şehvetin karşı konulmaz, büyük bir özlem ve hasretle tüm hayatımız boyunca aradığımız aşkın tam karşılığıdır. Sergide yer alan sevişgenler serisi her biri cenneti andıran doğa tasviri içinde birbirine aşık, kuytu köşelerde arzu, şehvet, şevkat ve merhametle sevdiceğiyle sarılan, öpüşen koklaşan çiftlerden oluşur. Cennet tasviri bir bakıma imajinasyon dünyamızda ait olduğumuz yeryüzünün, çiçek ve hayvanlarla bezenmiş doğa tasviridir. Cennet bizim için yeryüzüdür, üzerine bastığımız topraklardır. Öldükten sonra değil, tam tersi soluk aldığımız, etimiz kemiğimiz ve sevdiceğimizle saadet içinde yaşadığımız yerdir.


04 Eylül - 03 Kasımları arasında devam edecek bu sergiyi kaçırmayın :)




Kaynak: https://www.artkolik.net

18 Şubat 2018 Pazar

HAPPENING NEDİR?



Happening, senaryo dâhilinde olmayan ve doğaçlama yoluyla yapılan bir çeşit sanatsal etkinliktir. Hayatımıza ilk kez 1959’da, Allan Kaprow’un New York Reuben Galerisi’ndeki “6 Bölümde 18 Olay” adlı gösterisiyle girmiştir. Bunun yanı sıra Claes Oldenburg’un “Dükkân”, “Oto-bedenler” ve “Yıkamalar”; Robert Rauschenberg’ün “Harita Odası II”; Robert Whitman’ın “Amerikan Ayı”; Kaprow’un “Çağrı” isimli eserleri de önemli ‘happening’ler arasındadır.




‘Happening’ ilk olarak seyircilerin ve sanatçıların sanatı deneyimlemek için ipuçlarını takip ettiği kısa senaryolu etkinlikler şeklinde başlamıştır. Alan Kaprow’a göre happening, katılanların sadece oynama uğruna dâhil oldukları bir oyun, bir macera ya da bir dizi etkinliktir. Bu sanatsal etkinlik türünde sanatçılar bir şeyler okuyor, pandomim yapıyor, resim çiziyor, çeşitli enstrümanlar çalıyorlar. Seyirciler ise bu esnada sahneler arasında dolaşıyor ve happening denen olaya katılmış oluyorlar. İzleyicinin aktif katılımıyla gerçekleştirildiği için oyunun ne yönde gelişeceği önceden belirlenemiyor. Bu sayede bir nevi spontane denilen davranış biçimleri sergilenmiş oluyor.




Happeninglerin dünyanın birçok bölgesinde çok hızlı bir biçimde yayılmasının nedeni, bu türün kendine özgü bir doğallığının olmasıdır. ‘Happening’ler sanatçı ve izleyiciler arasındaki duvarı yıkmakta başarılı olmuştur.



“Sanat toplumdan ayrılışının dosdoğru bir sonucu olarak son iki yüzyılda resim mağazası ve müzenin ortaya çıkması ile dünyadan kopuk ve çoğunluğun bildiği varoluşa dair sadece dolaylı göndermeler yapabilen bir hayal dünyası anlamına gelmeye başladı. Galeri ve Müzeler “Şşş, Sakın Dokunma!” atmosferi ile bu düşünceyi billurlaştırıyorlar.”

Alan Kaprow





Kaynak: http://sanatkaravani.com

1 Ağustos 2017 Salı

José Sancho ve EROTİK DOĞA'SI

Son zamanlarda gittiğim ve beni en çok etkileyen sergilerden biriydi José Sancho'nun Erotik Doğası.. Çalışmalar ve konsept o kadar uyumlu, o kadar güzel düşünülmüş ve kotarılmış ki, kendinizi ortamın parçası ve oraya ait hissediyorsunuz. Kullanılan materyaller olsun, kullanılış biçimi olsun Sancho'nun farkını ortaya koymuş.. Ben sergiden yakaladığım birkaç kareyi sizlerle paylaştım.. Siz de hala bu muhteşem sergiyi görmediyseniz birazcık daha zamanınız var.. :) 25 Mayıs'ta açılan sergi için son gün "6 Ağustos 2017". Kaçırmamak için acele edin.. :)

Bu kusursuz Erotik Doğa'nın yaratıcısı hakkında benim tek bildiğim Kosta Rika’nın en önemli heykeltıraşlarından biri olduğuydu.. Eserlerinden övgüyle bahsettiğim José Sancho kimmiş birazcıkta ondan bahsedelim...


"José Sancho Benito"

İlk Yılları

José Sancho Benito 18 Nisan 1935’te, Kosta Rika’nın Puntaneras bölgesinde dünyaya geldi. Ailesi başkent San José’ye göçtü ve Sancho 1952 yılında buradaki Kosta Rika Lisesi’ni bitirdi. Daha sonra Kosta Rika Üniversitesi İktisadi Bilimler Okulu’nda eğitim görmeye başladı ve 1958 yılında iktisat bölümünden birincilikle mezun oldu.

1962 yılında Guatemala City’ye taşındı ve Orta Amerika Ekonomik Birleşme Daimi Sekreterliği’nin (SIECA) merkez bürosunda ekonomist olarak çalışmaya başladı. Üç yıl sonra Istituto per la Ricostruzione Italiana’dan bir burs kazandı ve Roma’da, sanayi ekonomisi alanında yüksek lisans derecesi aldı. 1968 yılında Washington’da Amerika Kıtası Kalkınma Bankası’na (BID) katıldı. 1971’de Kosta Rika’ya dönüşünün ardından önce Maliye Bakanlığı’nda, daha sonra ise Orta Amerika Kamu Yönetimi Enstitüsü’nde (ICAP) görev yaptı.




Resme ve Hurda Metal Asamblajlarına İlk Yaklaşımlar

Sancho amatör bir ressam olarak 1973 yılında, sanatçı Miguel Ortuño ile birlikte, La Nación gazetesinin San José şehir merkezindeki salonunda bir resim sergisi açtı. Bir yıl sonra, Pablo Picasso’nun Boğa Başı eserinden ilhamla, hurda metal parçaları kullanarak ilk heykeli Akrep’i yaptı. Resimleri hakkında fikrini almak üzere evine davet ettiği sanatçı Rafa Fernández’in tavsiyeleri sayesinde esas yeteneğinin heykel olduğunu keşfetti ve 1974 yılında, San José’deki Ulusal Tiyatro’nun bahçesinde, hurda metal parçalarından ürettiği heykelleriyle ilk sergisini gerçekleştirdi. Bir yıl sonra, ilk anıtsal eserini üretmek üzere Chacarita’ya, memleketi olan Puntaneras bölgesine davet edildi (bu eser hâlâ kayıptır). Ayrıca eserlerini Kosta Rika Ulusal Müzesi’nin bahçesinde sergiledi.

1976 yılında Limón’da ikinci anıtsal eseri olan ve günümüze ulaşmayan Pelikan Sürüsü’nü tamamladı. Kosta Rika Merkez Bankası bahçesinde eserlerini sergileyen Sancho’nun kamuoyu tarafından bir sanatçı olarak ilk kez tanınması, La Nación gazetesinin verdiği “Ancora de Oro” ödülü sayesinde gerçekleşti. Sancho ertesi yıl, hurda metallerden oluşan heykellerini bu defa da Cartago şehrindeki Kosta Rika Teknoloji Enstitüsü bahçesinde görücüye çıkardı. Bu dönemde sanatçı, Constantin Brancusi’nin anıtsal eserlerini incelemek için Tirgu-jiu’ya (Romanya) ilk seyahatini yaptı, mermer ve granite doğrudan oyma tekniklerini öğrenmek için Carrara’ya (İtalya) gitti.

Modelleme, Kalıba Dökme, Ahşap ve Taş Oymacılığı

Sancho 1978 yılında, sanatçı Olger Villegas’ın atölyesinde kil modelleme ve kalıplama teknikleri çalıştı. Mario Aguirre’nin Meksika’daki atölyesinde ilk bronz heykelleri Kuş ve Sinekkuşu’nu yarattı. Bunun yanında, Rodrigo Carazo Odio yönetimi süresince (1978-1982) Adalet Bakanlığı’nda danışman olarak görev yaptı. 1978’de, Kosta Rika Kültür Bakanlığı’nın her yıl düzenlediği Plastik Sanatlar Sergisi’nde altın madalya ile ödüllendirildi. 1980 yılında, yine Kosta Rika Kültür Bakanlığı’nın düzenlediği Heykel Sergisi’nde mansiyon ödülüne layık görüldü ve ahşap ile taş oymalarından oluşan ilk heykel sergisini Kosta Rika Ulusal Müzesi sergi salonunda gerçekleştirdi.

1982 Sancho için önemli bir yıldı çünkü ekonomi alanındaki kariyerine son verip kendini tamamen heykele adamaya karar vermişti. Bir yıl sonra Merkez Bankası Müzesi ile Kosta Rika Sanat Müzesi’nde kokobolo ve guayakan gibi ahşap malzemeler yanında mermer ve granite oyulmuş heykellerini sergiledi. Sanatçı 1983 yılında Kosta Rika Sanat Müzesi ve Arjantin Cumhuriyeti Büyükelçiliği’nin ortaklaşa düzenlediği yarışmada birincilik ödülünü aldı ve aynı yıl heykeltıraş Libero Badii ve üstat Pugia’nın atölyelerini ziyaret etmek üzere Arjantin’e gitti. Arjantinli sanat eleştirmeni ve şair Rafael Squirru 1984 yılında yayımladığı 49 Amerikalı Sanatçı başlıklı kitabında Sancho’nun eserlerine dair bir tanıtım yazısına yer verdi. Sanatçı ertesi yıl Merkez Bankası Müzesi’nde bir sergi gerçekleştirdi ve Guiseppe Belfiore’nin atölyesinde bronz heykeller dökmek için Pietrasanta’ya (İtalya) gitti. 1985 yılında Kosta Rika Kültür Bakanlığı tarafından verilen Ulusal Ödül’e layık görüldü.

Uluslararası Görünürlüğünün Başlangıcı

Sancho 1987 yılında eserlerini Merkez Bankası Müzesi’nde izleyenlere sundu ve belediye binasının bahçesinde sergilenecek bir heykel yapmak üzere İsrail hükümeti tarafından davet edildi. İki yıl sonra, Paris’teki Maison de l’Amérique Latine’de gerçekleşen bir grup sergisine katıldı ve Ulusal Tiyatro’nun Enrique Enchandi Galerisi’nde eserlerini sergiledi. 1990 yılında, anıtsal ahşap eseri Büyük Balık Sürüsü ile Washington D.C.’deki Amerika Kıtası Sanat Müzesi’nde düzenlenen bir heykel sergisinde yer aldı. 1991’de, Kırgızistan Cumhuriyeti’nin başkenti Bişkek’te bulunan heykel bahçesi için taş üzerine bir çalışma yapmak üzere Sovyetler Birliği Sanatçılar Sendikası tarafından davet edildi. Ertesi yıl, Carrara’da (İtalya) Nicoli Atölyesi’nde mermer ve granit oymacılığına başladı.

Sanatçı 1993 yılında Kosta Rika Sanat Müzesi merkezinde 62 eserden oluşan Hayvansı Koleksiyon başlıklı sergisini açtı. Ertesi yıl, Kosta Rika’nın Escazú şehrinde bulunan ve aynı zamanda evi olan atölyesinde bir heykel bahçesi kurmaya başladı.

1995’te San José’deki Capris binasında “torso”lardan oluşan bir koleksiyon sergiledi ve West Palm Beach, Brüksel ve Ontario’da düzenlenen bazı sergilerde yer aldı.

Sancho 1996 yılında Kaçış Timsali adını taşıyan granit bir heykel yaptı ve bu eser San José şehrindeki “Plaza de la Libertad Electoral”a (Liberal Seçim Meydanı) yerleştirildi. Sanatçı ertesi yıl Kosta Rika Bira Fabrikası tarafından düzenlenen yarışmada büyük ödüle layık görüldü.

2001 yılında Ulusal Tiyatro Enrique Enchandi Galerisi’nde bir heykel sergisi açtı ve Kosta Rikalı sanatçılarla beraber Almanya’nın Lahr kentinde düzenlenen karma bir sergiye katıldı. Santo Domingo de Heredia’daki INBioparque bahçesinde, sanatçının bağışladığı bir koleksiyon sergilendi. Bu onun hayvansılık temasını yansıtan antolojik bir koleksiyondu ve sanatçı aynı yılın Mayıs ve Ekim ayları arasında Büyük Balık Sürüsü başlıklı mermer eserini Chicago, Illinois’deki ABD Donanma Limanı’nda sergiledi.

Yeni Binyılın Başlangıcı ve Anıtsal Eser

2003 yılında sanatçı Saret Metalmecánica S.A. tesislerinde birleştirilen, kaynak yapılmış ve sırlanmış demirlerden meydana gelen, devasa boyutlarda, kamusal alanlarda sergilenen soyut bitki figürleri üretmeye başladı. Ağaçsı I adını taşıyan eser Pocora, Limón’daki EARTH kampüsüne yerleştirildi. Ertesi yıl Ağaçsı II ve Kaçış Ruhu başlıklı heykeller Merkez Bankası’nın bahçesine, Ağaçsı III adlı eser ise Kosta Rika Sanat Müzesi bahçesine yerleştirildi.

Sancho 2006 yılında Kosta Rika Üniversitesi’nin Rodrigo Facio, Atlantic ve Batı kampüslerini dolaşan gezici bir sergi düzenledi. Bir yıl sonra Ulusal Tiyatro Enrique Enchandi Galerisi’nde ve Klaus Steinmetz Çağdaş Sanat Galerisi’nde sergiler açtı. 2008 yılında Hayvanlar ve Bitki Örtüsü başlığını taşıyan koleksiyon Merkez Bankası Müzesi ve Ulusal Müze’de, bir yıl sonra ise Alternative Gallery’de sergilendi. 2008 yılında sanat eleştirmeni Gerard Xuriguera, Regard sur la sculpturecontemporaine (Çağdaş Heykele Bakış) başlıklı kitabına Sancho’nun Köprü Gövde adlı eserinin bir fotoğrafını dâhil etti. 2009 yılında ise Ağaçsı Sütun adlı anıtsal eser San José’deki Barış Parkı’na dikildi. 2011 yılında Merkez Bankası Müzesi tarafından “Plaza de la Cultura”da Biçim ve Öz başlıklı bir sergi ile ertesi yıl Kosta Rika Üniversitesi’nin Rodrigo Facio kampüsünde José Sancho’nun Gövdeleri başlıklı sergiler düzenlendi. 20 Ağustos 2014’te Kosta Rika Üniversitesi sanatçının bağışladığı, hayvansı temalar taşıyan granit, demir ve mermer dokuz esere ev sahipliği yapan Heykel Gezinti Alanı’nı açtı.

José Sancho Vakfı ve Heykel Gezinti Alanı

2010 yılında üç çocuğunun girişimiyle, sanatçının kurduğu José Sancho Vakfı faaliyete geçti. Vakfın amacı Sancho’nun sanatsal mirasını koruyup yaymak ve çeşitli burslar aracılığıyla heykel sanatı öğrenen gençleri desteklemekti. 2011 yılında Merkez Bankası Müzesi Plaza de la Cultura’da, Sancho’nun heykel sanatında kat ettiği yolu ziyaretçilerle paylaşan Biçim ve Öz başlıklı bir sergi gerçekleştirildi. Ertesi yıl Kosta Rika Üniversitesi’nin Rodrigo Facio kampüsünde José Sancho’nun Torsoları başlıklı bir sergi düzenlendi. Vakıf 2013 yılında, devraldığı mirası oluşturan eserlerin bir kataloğu olarak Daimi Koleksiyon başlıklı bir kitap yayımladı. 20 Ağustos 2014’te Kosta Rika Üniversitesi, sanatçının bağışladığı, hayvansı temalar taşıyan granit, demir ve mermer dokuz esere ev sahipliği yapan Heykel Gezinti Alanı’nı açtı. 2015’te ise heykel sanatı alanında bir burs programı başlattı.


















Kaynak : blog.peramuzesi.org.tr
Fotoğraflar : Zeynep Tuba Çakır

11 Aralık 2016 Pazar

DA VINCI'S DEMONS

Da Vinci'ye olan büyük saygım ve hayranlığım, hakkında fazlasıyla kitap okumama, araştırma yapmama sebep olmuştu.. :) Bu kadar büyük sevince Da Vinci Demons'ı da merak ettim tabiki.. 
Da Vinci Demons benim de severek takip ettiğim dizilerden biriydi ve 3. sezonuyla birlikte final yapan bu diziyi belki hala izlemeyenler vardır diye paylaşmak istedim.


Da Vinci’s Demons, ünlü düşünür, ressam, mimar, mühendis ve mucid Leonardo Da Vinci‘nin gençlik hayatı üzerine odaklanan televizyon dizisidir. Dizi, 25 yaşındaki Da Vinci’nin icatlarının anlatılmamış hikayesini keşfediyor. Ayrıca Mitraizm ya da Mitra’nın Gizemleri olarak bilinen mistik Roma kültü ile de alakalıdır.



Dizinin türünü en kısa haliyle “tarihsel fantezi ve macera draması” olarak özetleyebiliriz. 

Dizide, Da Vinci ve Medici ailesi üzerinden Floransa şehrinin o dönemki hali ve konumu, oradaki insanların kültürü ve yaşam şekli,

Papa Sixtus ve yeğeni Riario üzerinden ise Papa ve Vatikan‘ın o dönemki hali, konumu ve gücü anlatılıyor.

Dizide, Leonardo Da Vinci’nin normalde film ve dizilerde ihmal edilmiş olan gençlik yaşamı anlatılıyor. Da Vinci, o dönemde henüz genç ve hafif de çılgın bir mucit ve ressam. Bu sebeple o dönemde bilim ve sanata çok önem veren ve bunlarla ün salmış bir şehir olan Floransa‘da fark edilmesi uzun sürmüyor ve o dönemde Floransa’daki en güçlü aile olan ve Floransa’yı fiili olarak yöneten Medici Ailesi ile şehrin savunması amacıyla çalışmak için bir anlaşma yapıyor. Çünkü Papa ve Vatikan bilim ve sanatla bu kadar haşir neşir olan bir şehir olan Floransa’yı kendileri için bir tehdit olarak görüyor ve iki şehir arasındaki gerginlik her geçen gün tırmanıyor.

Da Vinci bir yandan Medici ailesi ile çalışırken, bu sıralarda bir mit olan ve Dünya’nın şifresini içinde barındırdığına inanılan “Yaprak Kitabı’nı” bulma görevinin de mistik bir karakter olanThe Turk tarafından kendisine verilmesi ile hayatı birden renklenmeye başlıyor. İşte 8 bölüm boyunca Da Vinci’nin Yaprak Kitabı’nı bulmak için atıldığı maceraları ve Medici Ailesi ile birlikte Vatikan’a kafa tutmasını seyrediyoruz. Dizide fantastik unsurlar olsa da, anlatım şekli ve işlenen konular ile Da Vinci’s Demon’s, 15. Yüzyılın ikinci yarısına bir bakış atmayı ihmal etmiyor.

KARAKTERLER



1. Leonardo Da Vinci ( Tom Riley )


Ana karakterimiz, Leonardo Da Vinci, bilgiye aç bir dahi ve bir maceraperesttir; ama şu an için gerçek arayışına cevap bulamadığı için hayal kırıklıkları yaşamaktadır. Leonardo, en sonunda tüm zamanların en ünlü ressamı olacaktır; hatta bazıları onu Hz. İsa’dan sonraki en bilinen figür olarak tanımlayacaktır; ama dizide biz onu sıradan bir adam olarak göreceğiz.

Dehası yükselmeye ve yıkıcı bir güç olmaya başladığında ise, bu durum hem onu hem de yaşadığı dünyayı değiştirecek ve modern Dünya’nın temellerini atacaktır. Ama şimdilik o, adalete özlem duyan sıradan bir adam. Annesi, ortalarda yok ve o, bu yüzden kötü bir halde.Babası ise onu küçümsüyor ve hor görüyor; Leonardo da bu durumdan da derin yaralar alıyor. Bu sebeple, hem The Turk‘ü hem de Verrocchio‘yu bir baba figürü olarak görüyor.


2. Lucrezia Donati ( Laura Haddock )


Lucrezia Donati, Floransa’daki eşlerden, metreslerden ve kutsanmış bir güzelliğe sahip kadınlardan biri. İşin aslı Lucrezia, Lorenzo‘nun metresi ve bu durum herkes tarafından bilinip, kabul edilmiş bir sır. Lucrezia üst tabakaya mensup olan kocası sayesinde, biraz statü elde etmiş olsa da, onun şöhretini artıran şey “Asil Metres” olarak tanınıp bilinmesidir. Güzel bir kadın olan Lucrezia, baştan çıkarıcı yeteneklerinin farkında ve istediği şeyleri elde etmek için onları kullanmaktan da çekinmiyor. Onun gücü belirsiz ve gizemli olarak kalabilmesinden geliyor.


3. Kont Riario ( Blake Litson )


Lord Girolamo Riario, Kutsal Roma Kilisesi’nin kontu ve önderidir; ayrıca Papa Sixtus‘un yeğenidir. Sadece seçkin birkaç kişi, onun gerçek soyunun farkındadır ve tıpkı Leonardo gibi Riorio da, toplumda kabul görme ve yerini sağlamlaştırma arzusunu taşımaktadır.

Kendini kutsal işlere adamasına rağmen, Papa Sixtus’un dünyevi arzuların ve bencil günahların pençesinde olduğunun farkındadır. Riario, Floransa’nın kutsal fikirlerin aniden bozulmasının başlıca örneği olduğunu fark ettiğinde ise, bunun sorumlusu olarak gördüğü Mediciler Ailesi‘ni yok etme görevini memnuniyetle kabul edecektir. Riario, her türlü kaynağı bu uğurda kullanacak kadar acımasız ve sabit fikirli biri olarak tasvir edilebilir.


4. Lorenzo Medici ( Elliot Cowan )


Lorenzo Medici isteksiz, gönülsüz bir liderdir. Kaba saba görüntüsüne rağmen, akıllı ve makul bir adamdır. Sanata olan sevgisi, onu bir prens, bir veliaht olmaktan çok bir şair olmaya itse de, daha çok küçük yaşta iken şartlar onu Medici Bankası‘nın lideri olmaya zorlamıştır. Böylece Floransa‘nın hukuken olmasa da fiili hükümdarı Lorenzo olmuştur.

Medici Bankası o dönem Avrupa’sının en etkili kuruluşlarından biridir. Ama bu bankanın hakimiyetinin zamanla rakip bankalarca sınanması da kaçınılmaz olacaktır. Lorenzo, Vatikan ve Papa Sixtus’u ise Floransa’nın düşmanları olarak görüyor.


5. Clarice Orsini ( Lara Pulver )


Clarice Orsini, 16 yaşında iken Lorenzo Medici ile evlenmiştir. Bu evlilik Mediciler Ailesi’nin sosyal statüsünü artırmak için, en büyük oğlunu asil sınıftan gelen bir kızla evlendirmek isteyen Lorenzo’nun annesi tarafından ayarlanmıştır. Clarice, ilk başta Floransa’da popüler bir kadın değildir; çünkü onun sıkı sıkıya bağlı olduğu dini kişiliği dönemin hümanist idealleriyle taban tabana zıttır. İkili arasındaki bu evlilikten doğan 9 çocuktan 3’ü daha bebekken ölmüştür; şu anda hayatta olan çocuklarının hiçbiri ise erkek değildir. İşte dizimiz, bu olayların akabininde başlıyor.

Evliliklerindeki tüm bu olaylara rağmen, Clarice kısa sürede kendisinin politik bir piyondan çok daha fazlası olduğunu herkese kanıtlamıştır. Zeki, sabırlı ve kendisini kocasına adamış bu kadın, eşi Lorenzo için de çok kıymetli bir danışmandır.


6. Zoraaster (Türkçe, zerdüşt anlamında) ( Gregg Chillin )


Zoroaster sevimli, komik ve yakışıklı olmasının yanında; ayrıca bir hırsız ve dolandırıcı, el altından ticaret yapan bir adamdır. Karakterimiz, Da Vinci’ye Floransa Şehri’nin yeraltı dünyasından haberler veriyor ve başka alanlarda da yardımcı oluyor. Diğerlerinin aksine, karakterimizin kendi sosyal statüsünü artırmak gibi bir gailesi de yok.

Zoroaster, bazen şikayet etse de Da Vinci’ye maceralarında gönüllü olarak yardım ediyor; ama bazen bu yardımların karşılığında bir bedel de istiyor. Leonardo, onu gerçek bir arkadaşıolarak görüyor. Karakterimiz, Leonardo’nun çırağı Nico‘ya da bildiklerini öğretmeye çalışmaktadır; ama Zoroaster’in Nico için olan dersleri, Nico’nun sadece temel ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik: Para kazanmak ya da kız tavlamak gibi.

Bildiğiniz gibi, Rönesans‘ın Avrupa’da iki önemli işlevi oldu: Birincisi, bilim ve sanatta gelişmeler, ikincisi, bu gelişmelerin getirdiği refah. Rönesans döneminde yaşayan bir adam olsa da Zoroaster’in bilim ve sanatı tanıtma, yükseltme gibi bir amacı yok; o daha çok Rönesans’ın ikinci getirisi ile ilgileniyor: Şarabın, kadınların ve eğlencenin tadını çıkarmak gibi…


7. Vanessa ( Hera Hilmar )


Zoroaster sevimli, komik ve yakışıklı olmasının yanında; ayrıca bir hırsız ve dolandırıcı, el altından ticaret yapan bir adamdır. Karakterimiz, Da Vinci’ye Floransa Şehri’nin yeraltı dünyasından haberler veriyor ve başka alanlarda da yardımcı oluyor. Diğerlerinin aksine, karakterimizin kendi sosyal statüsünü artırmak gibi bir gailesi de yok.

Zoroaster, bazen şikayet etse de Da Vinci’ye maceralarında gönüllü olarak yardım ediyor; ama bazen bu yardımların karşılığında bir bedel de istiyor. Leonardo, onu gerçek bir arkadaşıolarak görüyor. Karakterimiz, Leonardo’nun çırağı Nico‘ya da bildiklerini öğretmeye çalışmaktadır; ama Zoroaster’in Nico için olan dersleri, Nico’nun sadece temel ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik: Para kazanmak ya da kız tavlamak gibi.

Bildiğiniz gibi, Rönesans‘ın Avrupa’da iki önemli işlevi oldu: Birincisi, bilim ve sanatta gelişmeler, ikincisi, bu gelişmelerin getirdiği refah. Rönesans döneminde yaşayan bir adam olsa da Zoroaster’in bilim ve sanatı tanıtma, yükseltme gibi bir amacı yok; o daha çok Rönesans’ın ikinci getirisi ile ilgileniyor: Şarabın, kadınların ve eğlencenin tadını çıkarmak gibi…


7. Vanessa ( Hera Hilmar )


Nico’ya ilk baktığımızda; onun dertsiz, tasasız bir genç olduğunu ve kendisini bir çırak olarak ustası Leonardo da Vinci‘ye adamış olduğunu görüyoruz. Bu buz dağının görünen yüzü…

Nico Da Vinci ile olmadığında ise, genellikle Da Vinci ve Nico’nun ortak arkadaşı Zoroaster ile vakit geçiriyor. Zoroaster, hiç şüphesiz Nico’ya, Da Vinci ile kıyaslandığında faydasız şeyler öğretiyor; ama Nico onunla vakit geçirmeyi seviyor. Nico ve Zoroaster, Da Vinci’nin liderliğini takip etmenin onların başını belaya soktuğu konusunda genellikle hem fikir olsalar da, onu yarı yolda bırakmıyorlar. Tüm bu süreler boyunca, aslında Nico’nun istediği tek bir şey var: Çok beğendiği Vanessa ile vakit geçirmek…


9. Papa 4. Sixtus ( James Faulkner )


Gerçek ad ve ünvanı Kardinal Francesco Della Rovere olan Papa Sixtus, kendisinin kolaylıkla kontrol edilebilen ruhani bir mistik karakter olduğuna inanan meslektaşları tarafından Papa olarak seçildi. Arkadaşları onun mistik bir karakter olduğu konusunda haklıydılar; ama onun kolay kontrol edilebileceği yönündeki inançları tamamen haksızdı. Çünkü Papa Sixtus, kendisinin Tanrı olduğuna inanıyor ve Tanrı’nın adını kullanarak da Tanrı kadar güçlü olmaya çalışıyor ve bunu büyük ölçüde de başarıyor.

Sixtus yeğeni Riario‘nun aksine, uzun süreli stratejik planlar yaparak kendi gücünü artırmaya ve konumunu daha da iyileştirmeye çabalıyor. Her ruhun, özellikle de sanat ve bilimin öncüsü bir şehir olan Floransa’daki ruhların düştüğüne, ahlaksızlaştığına inanıyor. Bunun da insanları dinden uzaklaştırdığına ve hem kendisinin hem de kilisenin gücüne zarar vereceğine inanıyor. Bu yüzden Floransa’nın en büyük düşmanlarından biridir.


10. Giuliano Medici ( Tom Bateman )


Giuliana Medici, ağabeyi Lorenzo‘nun zekası ve gücünün gölgesinde kalmış küçük kardeşi. Lorenzo Medici, ailesinin beyin gücü (yasama organı) ise, Giuliano da Medici Ailesi’nin kas gücü(yürütme organı)dür. Yani Lorenzo’nun emir ve isteklerini Floransa halkına ulaştıran, onların uygulanmasını sağlayan adam. Lorenzo’ya göre fazla zeki sayılmayan, politik oyunlar ya da stratejilerden pek de anlamayan Giuliano, dizideki en iyi niyetli karakterlerden birisi. Çoğu zaman ağabeyine sözünü geçiremese ve onun sözünden çıkmasa da; en ufak bir haksızlıkta onun karşısında durabilecek kadar da cesur bir karakter.



11. Al-Rahim “The Turk” ( Alexander Siddig )


Al-Rahim ya da diğer adıyla gizemli Türk, Da Vinci’nin en büyük araştırması olan “Yaprak Kitabı’nı” bulmasında ona yardımcı olacak olan gizemli ve ruhani bir karakterdir. Türk aynı zamanda Da Vinci daha bebekken kaybolan ve bebekken dahi pek çok şeyi hatırlamasına rağmen, annesinin nasıl kaybolduğunu hatırlamayan Da Vinci’nin bunu hatırlamasına yardımcı olacak olan kişidir. Da Vinci’nin zekası ve dehasının farkında olan Türk, onun Yaprak Kitabı’nı bulmasının kaderinde olduğuna inanarak bu zor görevi Da Vinci’ye verir. Bu görevi boyunca Da Vinci’ye rehberlik ve yardım edecek olan kişi de tabii ki Türk’tür.



Kaynak: www.22dakika.org


2 Aralık 2016 Cuma

VAN GOGH'UN KULAĞININ KESİLMESİ

Van Gogh'un kulağının kesilmesiyle ilgili bir çok hikaye duymuştuk. Hangi olay doğru bilemiyoruz ama bildiğimiz bir şey var ki o da olayla ilgili bütün rivayetlerdeki ortak tek şey Gauguin... Van Gogh'la olan sıkı ilişkilerini bilmeyen yoktur. Bu dostluk resim sanatıyla ilgili tartışmaları üzerine bozulmuştur.




Vincent Van Gogh, 1853 ile 1890 yılları arasında yaşamış dünyaca ünlü bir deha. “Post empresyonizm” denilen Kuralsız İzlenimcilik, bilinen deyişiyle ‘Art İzlenimcilik‘ türündeki eserleriyle bilinen Hollandalı ressam, ölmeden 2 sene yaşadığı bir olaydan bahsedeceğim. Herkesin, hatta Van Gogh‘u tanımayanların dahi bildiği o meşhur kulak kesme mevzuu.

Kendinden 5 yaş büyük ressam Paul Gauguin‘le yakın dost olan Van Gogh, doktorlara göre ‘problemli’ bir insandı. Yaşamı boyunca şizofreniden manik depresyona kadar 30’a yakın teşhis konulan Van Gogh’un sevdiklerine aşırı bağlı olduğu anıları ve mektuplarından açıkça görülmekte. Gauguin’e de aynı bağlılığı gösteren Hollandalı ressam, 1888 senesinde dostuyla şiddetli bir şekilde kavga etti. Söylenenlere göre kavgadan sonra Van Gogh‘un Arles’teki evinden ayrılan Gauguin‘in gidişiyle bir kriz geçiren ressam, sol kulağının bir parçasını kesti ve parçayı sürekli uğradığı geneleve bir emanet gibi bıraktı. Bu olay üzerine 1889’da “Kesik Kulaklı Portre” eserini yaptı.

Bir başka söylentiyse Van Gogh‘un kulağını Gauguin‘in parçaladığı yönünde. Şiddetini artıran kavgada kendini müdafaa etmek için (veyahut sinirden) kılıç çeken Gauguin, Van Gogh’un kulağını yaralar. Van Gogh‘un uğrak yeri olan genelevin önünde yaşanan bu olaydan sonra kulak parçası, yine geneleve bırakılır. Araştırmacıların doğru olduğunu düşündükleri bu hikaye, Van Gogh’un olaydan sonra Gauguin’e yazdığı mektuptaki “…Sen de sessiz, ben de.” ifadesini de anlamlandırıyor.







Kaynak: www.resimbiterken.wordpress.com

18 Eylül 2016 Pazar

RESİM SANATINI SEVDİREN FİLMLER =)

Ben filmlerin insanlar üzerinde etkisi olduğuna inananlardanım, tabi öyle bir topluluk varsa..:) İzlediğimiz her film bize birşey katar, mutlaka içinden birşeyler öğreniriz diye düşünüyorum. Bazen izlediklerimizden o kadar etkileniriz ki oradaki karakterlerde ya kendimizi bulur ya da onlara hayran oluruz. Gözyaşlarıyla, coşkuyla izlediklerimizde olur, kahkahalar, yeni kararlarla bitirdiklerimizde.. Yani kısacası bence filmler hayatımızda iz bırakır.




    YERDEKİ YILDIZLAR


IMDb: 8.5

"Her Çocuk Özeldir" diye çevrilen, orjinal adı "Taare Zameen Par" olan film Aamir Khan'ın en iyi yönetmen ve filminde en iyi film ödülünü aldığı benim de çok sevdiğim başarılı bir film (2007)





BIG EYES (Büyük Gözler) 


IMDb: 7.0

1950’li yıllarda çizdiği kendine has iri gözlü çocuk tablolarıyla tanınan Amerikalı ressam Margaret Keane’in, eşi Walter Keane ile yaşadığı güç mücadelesini beyazperdeye taşıyan film, Keane çiftinin aralarındaki iktidar gerginliğini konu alan biyografik bir uyarlama. Karısının göze çarpan yeteneğini ve ortaya koymuş olduğu orijinal eserleri satış stratejisi adına sahiplenen Walter Keane, para ve şöhreti yakaladıktan sonra eşi Margaret'ı gölgede bırakır. Yaptığı tabloların birisi için bile "Benim tablom!" diyemeyen Margaret, kocasının baskına karşı çetin bir savaş verecektir. 
Tim Burton' ‘Ed Wood’dan sonraki en kişisel filmi” olarak yorumlanan filmin başrollerini Amy Adams ve Christopher Waltz paylaşırken, senaryo Scott Alexander ve Larry Karaszewski'ye ait. Filmin müziklerinde Danny Elfman imzası var.




ARTEMISIA


IMDb: 6.8

Dünyanın bilinen ilk kadın resim sanatçılarından biri olan Artemisia Gentileschi’nin gençlik dönemi… Artemisia, aynı sanata gönül vermiş olan babası tarafından resim sanatına doğru yönlendirilmektedir. Yaşadığı dönemde yasak olarak addedilmesine rağmen kendi ilgi alanları dâhilinde olan erkek anatomisi, Artemisia’yı cinselliğe yöneltmektedir. Artemisia’nın eğitimini üstlenen Agostina Tassi, masum olmasına rağmen Artemisia’ya tecavüz etmekle suçlanmaktadır. Açılan dava bütün bu isimlerin ülkede bilinmesine yol açacaktır. Artemisia, masum olan Agostina’yı korumak konusunda fazlasıyla kararlıdır. Agnes Milles’in ikinci uzun metrajlı filmi olan Artemisia’nın, ‘En İyi Yabancı Film’ dalında bir de Altın Küre adaylığı bulunuyor.




JEROME'UN PLANI


IMDb: 6.3

Jerome genç bir sanatçı adayı. Gözünü biraz yukarılara dikmiş. Dünyanın en iyi sanatçısı olmak istiyor. Eğitimli bir sanatçı olmaya karar veriyor ve alanında son derece önemli bir okula kayıt yaptırıyor. Fakat zamanla farkediyor ki, kendisinde bir tutukluk var ve sanat dünyasında yükselmek o kadar da kolay olmayacak. Hedefi için başka bir yol düşünmeye başlıyor. Ve bir gün aniden cinayet suçlamasıyla tutuklanıyor. Çizgi roman dünyasının cool ismi Daniel Clowes’un Eightball serisinden uyarlanan filmin bir sürprizi de Amarika’da yaşayan Türk oyuncu Osman Soykut’un da kadroda bulunması.




MUTLULUĞA BOYA BENİ


IMDb: 7.3

Le Point dergisinin “Yılın en yaratıcı ve şiirsel Fransız filmlerinden biri” diye nitelediği Mutluluğa Boya Beni, büyükler kadar çocuklara da hitap eden bir canlandırma. Bitmemiş bir resim üzerindeki bir şato ve çiçeklerle dolu bir bahçedeyiz. Bu tabloda resmedilip renklendirilmiş Toupin’ler gücü ele geçirmiştir. Toupin’ler, çizimleri yarım kalan Pafini’leri devre dışı bırakmış ve yalnızca taslak halindeki Reuf’ları da esir almışlardır. Şimdi Ramo, Lola ve Plume düzeni yeniden sağlamak ve arkadaşlarını kurtarmak için ressamı bulmak üzere yollara düşecek, bir dolu macera yaşayacak, şatodan ve çiçekli bahçeden geçecek, hatta başka resimlere gideceklerdir.




MUMBAI GÜNLÜKLERİ


IMDb: 7.2

Mumbai'de farklı yaşam ve geçmişleri olan şans eseri hayatlarının kesiştiği 4 kişinin hikayesi olan bir film... Arun Yalnız bir ressam... Shai bankacı ve tutkulu bir fotoğrafçı... Munna aktör olmayı arzulayan bir çamaşırcı... Yasmin yeni evli kardeşi için video çeken bir karakter... Film Yasmin'in kardeşine yeni geldiği Mumbai'yi videoya alarak anlatması üzerine başlayıp, Ressam Arun'un yeni evine taşındıktan sonra da dolapta bulduğu üç video kaseti üzerine devam eden film.





ÇIKIŞLAR HEDİYELİK EŞYA DÜKKANINDAN


IMDb: 8.0

Dünyanın ilk sokak sanatı felaket filmi, 'dünyanın en önemli sokak sanatı filminin nasıl hiç yapılamadığının inanılmaz ve gerçek hikayesini anlatıyor. Bu eğlenceli ve tuhaf film, çağdaş sanat dünyasının, sokak sanatının ve belgesel yapımının iç yüzünü açığa çıkarıyor. Her şey, bugüne kadar kimliğini gizlemiş ancak Bristol ve West Bank’teki stencil adı verilen duvar baskılarıyla meşhur olan sokak sanatçısı Banksy ile başlıyor.




BAY TURNER


IMDb: 6.8

Manzara ve doğa olaylarını resmettiği yağlıboya ve suluboya tablolarıyla tanınan, Romantizm akımının en önde gelen sanatçılarından biri olarak kabul edilen, aynı zamanda Empresyonizm akımının da öncülerinden olan İngiliz ressam J.M.W. Turner'ın hayatı ilk defa bu kadar detaylı bir biçimde beyazperdeye taşınıyor! Yaşadığı dönemde, hayatı en çok merak edilen sanatçılardan biri olan 19. yüzyılın en sevilen ressamlarından biri olan Turner'ın yapmış olduğu seyahatleri, sanatının içeriğini, sosyal çevresini ve aşk hayatını perdeye taşıyan film; ünlü ressamın hayatının son 25 yılını konu alıyor. Londra'da dönemin sanat dünyasını da gözler önüne seren film, Turner'ın yaşlı babası, birlikte yaşadığı hizmetçisi, metresi ve iki yetişkin kızı ile olan ilişkisini ön plana alıyor.
İngiliz yönetmen Mike Leigh'in senaryosunu yazıp yönetmenliğini yaptığı filmin başrollerini Timothy Spall, Roger Ashton-Griffiths ve Tom Wlaschiha paylaşıyor.




SOL AYAĞIM


IMDb: 7.9

Sol Ayağım (My Left Foot: The Story of Christy Brown), 1989 yapımı sinema filmidir. Doğuştan beyin felçli doğduğu için sadece sol ayağını kullanabilen İrlandalı yazar Christy Brown'un aynı adı taşıyan kitabından uyarlanmış gerçek bir yaşam öyküsüdür. Filmde Christy Brown’u canlandıran Daniel Day-Lewis 1989 yılında, bu filmdeki performansıyla en iyi erkek oyuncu dalında Oscar kazanmıştır. Brenda Fricker ise bu filmdeki performansıyla en iyi yardımcı kadın oyuncu Oscar’ını kazanmıştır. Ayrıca film en iyi film, en iyi yönetmen ve en iyi senaryo dalında da Oscar'a aday gösterilmiştir.






SERAPHINE


IMDb: 7.4

Martin Provost’un yönetmenliğini yaptığı Séraphine, ressam Séraphine Luise’nin nam-ı diğer Senlis’li Séraphin’in , trajik hayat hikâyesini gerçekçi ve sanatçının ruhuna uygun bir yaklaşımla anlatan bir film. 1905 yılında 41 yaşında sade bir yaşantısı olan ve hayatını temizlik yaparak kazanan Seraphine, ona resim yapmasını söyleyen (koruyucu meleğini) dinleyip kendi kendine resim yapmaya başlar ve eline geçen az bir paranın hepsini resim yapabilmek için harcar. Gündüzleri çalışıp geceler boyu parlak renkli, naif doğa desenleri yaratır.




ANDREI RUBLEV


IMDb: 8.4

15. yüzyılda Tatarların saldırıları altında inleyen Rusya’dayız. Andrei Rublev hem bir keşiş hem de ikona ressamıdır. Barbarlık, şiddet ve kana kontrast olarak doğanın mucizevi güzelliği ve inanç Rublev’in beslendiği kaynaktır. Ne var ki bir köylü kızını tecavüzden kurtarmak için bir adamı öldürmek zorunda kaldığında hayatı ve Tanrı inancını yeniden sorgular. Yaratıcılık ateşinin, konuşmama ve resim yapmama yemini eden Rublev’in içinde yeniden yanmaya başlaması için toy bir delikanlının dev bir çanı imal etmesini seyretmesi gerekecektir. Bu aslında sanatçı keşişin eserlerine gerçek rengin ve hayatın da gelmesinin işaretidir.




MONTPARNASSE 19


IMDb: 7.5

Konusu 1919 yılında Paris'te geçen film, ünlü İtalyan ressam Modigliani'nin ölümünden önceki son yılını anlatır. Hayattayken anlaşılmayan ve tabloları hiç satmayan bu ressam alkol ve uyuşturucu dolu günlerin arkasından daha 35 yaşındayken yoksulluk içinde tüberküloz menejitinden ölmüştü. Filmde sanatçının aşırı alkol tüketmesine gönderme yaparak bir eleştirmen şöyle demiştir: "Montparnasse 19'da betimlendiği şekliyle Modigliani'nin yanında Van Gogh Pat Boone gibi kalır" (Bir ara gospel müziği de yapan Amerikalı Pat Boone, dindar ve tutucu bir şarkıcı olarak tanınmıştır. Van Gogh da Modigliani gibi alkole düşkündü)





Kaynak: www.beyazperde.com, www.imdb.com