İzleyiciler

artist etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
artist etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Aralık 2019 Salı

Kitap Tanıtımı 4 : "Sanat ve Toplum" Herbert Read

Tekrar merhaba.. Her hafta paylaştığım kitap tanıtımlarına kısacık bir aradan sonra devam ediyorum. Bugün paylaşacağım kitabı, burada olmadığım o kısacık arada aldım. Ancak şu an elimde okumakta olduğum bir kitap olduğundan henüz okuyamadım. Yazarına çok güvendiğim için okumadan paylaşmakta da sakınca görmedim açıkcası 😊 Yine okumak için fazlasıyla heyecan duyduğum Herbert Read kitaplarından biri.




Arka kapağından edindiğim bilgileri paylaşmak istiyorum. Herbert Read'in bu kitabı günümüzden yaklaşık 80 yıl önce yayımlanmış ve bu alandaki ilk bilimsel çalışmalar arasında yer alıyormuş. Sanat ve Toplum'un temeli, Read'in bir süre Liverpool Üniversitesi'nde verdiği derslere dayanıyormuş ve bu kitabın içeriği, okuru tarih öncesi din anlayışından psikanalize ve sanat eğitimine kadar her alandaki faaliyetlerin sanata yansımaları üzerine düşünmeye çağırıyormuş.
Sizce de merak uyandıran, etkileyici bir arka kapak yazısı değil mi? 😊Ben elime aldığımda fazlasıyla heyecan duydum. Okurlarına şimdiden keyifli okumalar. 

1 Aralık 2019 Pazar

Kitap Tanıtımı 3 : "Sanatın Anlamı" Herbert Read

Öncelikle merhaba :) Yine bir kitap tanıtımı günü geldi. Yeniden yoğun bir tempoya girmem sebebiyle sesli kitaplara yönelsemde, kokusunu ve sayfalarına dokunmayı sevdiğim gerçek kitapları paylaşmaktan hiç vazgeçmeyeceğim. 
Hemen konuya gireyim bugün kitaplarım arasından tanıtmayı seçtiğim kitap Herbert Read'den "Sanatın Anlamı". Sanatın içindeki herkesin kitaplığında olduğuna eminim. O zaman başlayalım.


Bu kitap toplamda üç bölümden oluşuyor. Kitabımızın adından da anlaşılacağı üzere Read ilk bölümde sanatı tanımlamakla başlıyor, sonrasında plastik sanatın temel öğelerine değiniyor. İkinci bölümde sanat akımlarına giriş yapıyor ve sanatçılar hakkında ilgi çekici şeyler söylüyor. Son bölüm olan üçüncü bölümü ise sanat felsefesine ayırıyor. Benim çok severek okuduğum bu kitaptan o kadar güzel bir anlatım var ki, çok hissettiğim bir bölümü paylaşmak istiyorum.

"Sanat eseri bir bakıma kişiliğin kurtuluşudur. Normal olarak duygularımız baskı altında ve dizginlenmiştir. Bir sanat eseri üzerinde durduğumuz zaman ansızın bir boşanma olur. Bu sadece bir boşanma değil -sempati de duyguların bir boşanmasıdır- aynı zamanda bir yükselme, gerginleşme ve yücelmedir. İşte sanat ve duygululuk arasındaki ayrılık budur: duygululuk bir boşanma fakat aynı zamanda duyguların gevşemesi ve rahatlamasıdır. Sanat ise bir boşanma fakat aynı zamanda bir dizginlemedir. Sanat tutumlu bir duygu, iyi biçim yaratan bir heyecandır (Read, 2014, s.21)."

10 Kasım 2019 Pazar

LENS'19 Görülen Şeyler

Sanat ve sanatçı sever arkadaşlara çağrı! :) 
Bilindiği gibi blog sayfamdan olabildiğince sergi duyuruları yapmaya çalışıyorum ve İstanbul'daki sergilerin bir çoğuna ben de giderek takip ediyorum. Değişen çağın sanat anlayışına uzak kalmamak adına, sizlerinde takipte kalmanız umuduyla. Sanat iyileştirir! :)



2012 yılında her disiplinden üretimin izleyici ile buluşmasını sağlamak için yola çıkan Mixer, sadece fotoğrafa odaklanan bir sergi serisi olan Lens'i hayata geçirmeye hazırlanıyor. Bu sene ilki Sena Çakırkaya küratörlüğünde gerçekleşecek sergi serisi, gelecek yıllarda farklı temalar ya da tekniklere odaklanarak Türkiye'de ve dünyada fotoğrafın izlerini takip edecek.

17 Ekim - 30 Kasım 2019 tarihleri arasındaki sergi, fotoğrafın teknik ve kavramsal sınırları üzerine düşünen, onu bir deney alanı olarak ele alan sanatçılara ve çalışmalarına odaklanıyor. Sergi kavramsallık, performans ve tekniği buluşturan deneyselliğe bir övgü niteliğinde. Fikir ve üretim arasındaki mesafeyi ortadan kaldıran, hayal gücü ve özgün düşünceye hareket alanı tanıyan çalışmalar sergide bir araya geliyor. Kameranın düşünceleri veya olayları aktaran bir araç olarak kullanılmasının ötesinde; fotoğraf olgusunu farklı yaklaşımlarla geliştirme girişimlerini görüyoruz. Hakim teorilerin gölgesinde kalmadan görüntüye, sürece ve düşünceye hakkını verme çabası öne çıkıyor. 

Güncel fotoğraftaki malzeme ve teknik çeşitliliğin geri dönüşüne paralel olarak, kamerasız fotoğraflar, bilgisayar üretimi imgeler veya fotoğrafa analog, dijital, fiziksel müdahaleler gibi birçok farklı yaklaşım sergide bir araya geliyor. Sergi 1970’lerden itibaren, Türkiye’de bu deney alanının izini sürerek görüntünün kendisini hem çıkış hem de varış noktası olarak ele alıyor. 

Sergi kapsamında 19 Ekim saat 16:00-18:00 arasında sergi küratörü Sena Çakırkaya moderatörlüğünde, sanatçılardan Selim Süme, Orhan Cem Çetin ve Selen Solak'ın katılımı ile konuşma düzenlenecektir. 15 Kasım Cuma günü ise sergi sanatçılarından Yusuf Murat Şen ile Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Alternatif Fotoğraf Atölyesi ziyareti gerçekleştirilecektir.

Sanatçılar: Barbara - Zafer Baran, Kerem Ozan Bayraktar, Melis Cantürk, Orhan Cem Çetin, Görkem Ergün, Baha Gelenbevi, Ahmet Öner Gezgin, Cemil Batur Gökçeer, Ege Kanar, Sabit Karamani, Zeynep Kayan, Şahin Kaygun, Cansu Korkmaz, Aslı Narin, Selen Solak, Selim Süme, Sergen Şehitoğlu, Yusuf Murat Şen, Sencer Vardarman



Kaynak:www.mixerarts.com

11 Ekim 2019 Cuma

Genç Sanatçılara Mamut Art'tan Davet!

Mamur Art kariyerinin başındaki bağımsız genç sanatçılara eserlerini sergileme imkanı sağlıyor. 1-5 Nisan tarihlerinde Akkök Holding sponsorluğunda Küçük Çiftlik Park’ta gerçekleşecek Mamut Art'a başvurular başladı, son tarih ise 30 Kasım.




Akkök Holding ana sponsorluğunda 2015 yılından bu yana gerçekleşen Mamut Art Project, bu yıl sekizinci kez güncel sanatta umut vaat eden sanatçılara işlerini sergileyeceği benzersiz bir keşif alanı sunuyor. 30 Kasım’a dek başvuruları kabul eden Mamut Art Project’in jüri üyeleri arasında ise; Sabancı Üniversitesi Görsel Sanatlar ve Görsel İletişim Tasarım Programı Koordinatörü, sanatçı ve müzisyen Selçuk Artut, küratör, yazar ve SAHA Derneği Direktörü Çelenk Bafra, sanatçı Aslı Çavuşoğlu; artSümer Galeri Kurucusu Aslı Sümer, OMM - Odunpazarı Modern Müze'nin kurucusu ve koleksiyoner Erol Tabanca bulunuyor.

Sanat kariyerlerinin henüz başında olan yeteneklerin çalışmalarını destekleyen ve onları sanat profesyonelleriyle buluşturan Mamut Art Project, bu yıl 1-5 Nisan 2020 tarihleri arasında sekizinci kez koleksiyonerler, küratörler, galeriler, kültür-sanat kurumları ve sanatseverleri bir araya getirecek. Mamut’a başvurular 30 Kasım 2019’a kadar www.mamutartproject.com adresinden yapılabilecek.

Genç sanatçılara, Mamut ekibiyle buluşarak portfolyolarını tartışma ve fikir alma fırsatı sağlayan Mamut Portfolyo Günleri bu yıl da düzenlenecek. Geçen yıl ilk kez yapılan ve bu yıl da devam eden İstanbul dışındaki şehirlerde düzenlenecek portfolyo günleri ile ilgili detaylar ise çok yakında açıklanacak.





Kaynak: www.hurriyet.com.tr

5 Eylül 2019 Perşembe

CANAN "Muhabbet & Kehanet & Saadet"

Uzun bir aradan sonra mutlu bir merhaba..:) Eğitimim dolayısıyla oldukça uzun ara vermiştim ama tatlı bir mezuniyet sonrası artık dönmenin vakti geldi diye düşünerek heyecanla açtım yeni sayfayı. :) 2019'un ilk yazısını paylaşacağım için fazlasıyla mutluyum.. Ara verdiğim dönemde paylaşabilmek için oldukça çok şey biriktirdim. Çok kitap okudum, yeni sanatçılar keşfettim. Hepsini bir anda paylaşmak istememe rağmen yavaş yavaş yazacağım..:) İlk paylaşımım tabiki sergilerden olacak ki kimse tarihleri kaçırmasın. 


4 Eylül itibariyle Daire Sanat'ta CANAN'ın "Muhabbet & Kehanet & Saadet" isimli sergisi konuk oldu. CANAN’ın daha önce sergilenmemiş “Muhabbet Serisi” ve “Sevişgenler (Aşıklar) Serisi”nden eserleri ile “Striga” isimli eserini izleyici ile buluşturuyormuş.




Canan, Muhabbet Serisi, İkizler, 2019.


Muhabbet, gönülden gönüle akan, karşılıklı olarak iletişimden keyif alınan, insanlar arasındaki bir çeşit gönül dilidir. Sergi içinde yer alan yapıtlar, sanat ile izleyici arasında semboller diliyle, sezgisel olarak güzellikler dilini kurar. Semboller, zaman zaman farklılık gösterse de çoğunlukla zamansız, coğrafyasız, doğanın güzellikler dili ile insanlar arasında kurulan ortak dilin kendisidir. Şiirde, şarkıda, TV’den izlediğimiz filmlerde, dizilerde, yastık yüzlerimizde ev dekorasyonumuzda hatta telefonumuzun emojilerinde ve sanatın her dalında yaşama dair insani duyguların, kelimelerin ve kavramların yeterli olmadığı yerde, sezgisel olarak karşılıklı iletişimde gönül dilini kurar. Gönül kelimesi yalnızca Türkçe olup, ruh ve kalbin birlikteliği anlamına gelir. Bir çeşit gönül dili olan sanatın, ortak bir dil olmasını da bize kolayca açıklar. Gönül dili, sezgilere bağlı olduğu için çoğunlukla sembollerle derdini anlatır. Orhan Veli’nin söylediği gibi kelimelerin kifayetsiz kaldığı anda imdadımıza yetişir. Birine telefonun sohbet odalarında sevdiğimizi söylemek istediğimizde "seni seviyorum" un bıraktığı his başkadır, yanına gül emojisi ve iki şampanya kadehi konmuş “seni seviyorum”un bizde yarattığı his bambaşkadır. Gözlerin ne güzel demek yerine ceylan gözlüm, selvi boylum deriz. Kısrağım, aygırım diye tanımladığımızda sevdiceğimizi, şehvetimizi saklamak mümkün değildir. Domuz gibi inatçıyızdır mesela, deniz mavisi gözlerimizde derinlere dalmak ister nartanemiz, nurtanemiz. 




Canan, Muhabbet Serisi, Cinler, 2019.



Sergide yer alan "Muhabbet" serisi insanlık tarihinin başlangıcından günümüze, evrimsel süreçten bize kalan kolektif bilinçaltımızdaki hafızanın, sembolleri güzellikler diline çevirdiğinin bir kanıtıdır. Keçi bedenli insan başlı yaratıklar, ejderhalar, yılan bedenli kadınlar, cinler, tanrılar ve tanrıçalar aslında hep evrimsel sürecin ve doğanın bize bıraktığı genetik mirasın, sembollerin gizemli dilinden, güzellikler diline dönüşümünün yansımasıdır.



Canan, Sevişgenler Serisi, Sonsuz Aşk, 2019.


Sergide yer alan Striga "cadı otu" da yine semboller diliyle izleyiciyle muhabbet eder. Striga, konusunu arkaik dönemde yer alan Nemesis tanrıçasından alır. Nemesis bazı kültürlere göre uğursuzluk tanrıçası iken bazı kültürlere göre uğur tanrıçasıdır. Kehanet küreleri şeklinde kurgulanmış yapıt, herkesin kendi geleceğinin kehanet tanrıçası olduğunu iddia eder. Bir yanı ile uğur ve uğursuzluk tanrıçası olması bu yüzdendir. Nemesis dişil bir tanrıça olarak aslında zihnimizin bilinçaltını sembolize eder. Sağ tarafımız dişil enerjiyi taşıyan bilinçaltı, sol tarafımız eril enerjiyi taşıyan bilincimizdir. Bİlinç ve bilinçaltı geleceğin yaratılışında ortak çalışır. Bu yüzden kehanet tanrısı ve tanrıcası bizzat zihnimizin kendisidir. Pozitif baktığımızda kendimizi koşulsuz sevip, kendimize güvendiğimizde arzularımızın ve hayallerimizin gerçekleşmemesi için hiçbir sebep yoktur. Çelişki ve şüphe hayatımızdan uzaklaştığında geçmişin deneyimleri ve gelecek tahayyülleri ile şimdiyi oluştururuz. Bilinç ile kurulan hayaller ve hatırlanan deneyimler her birimizi birer Nemesis tanrıçasına dönüştürür ve hayallerimizin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğine bizi inandırır. Bu yüzden geleceğimizi yaratan uğur tanrısı ve tanrıçası bizzat zihnimizdir. Kimse bir başkasının geleceğini okuyamaz, bilemez, öngöremez. Fal, büyü ve hatta astroloji arkadaş toplantılarında eğlence amaçlı ve birbirine moral verdiği sürece hayatın zenginliğidir. Ciddiye almamız gereken başkasının sözleri değil, tam tersi hayallerimizin ve arzularımızın ulaşılabilir olduğuna dair kendimize olan tam inancımızdır.



Canan, Sevişgenler Serisi, Kerem ile Aslı, 2019.


Sevişgenler (Aşıklar) Serisi ise tüm bu muhabbet ve olumlu kehanetler, hayaller sonunda saadetin karşılığıdır. Muhabbetle, ortak kurulan hayallerle, huzurun, şevkatin, merhametin, arzunun ve hatta şehvetin karşı konulmaz, büyük bir özlem ve hasretle tüm hayatımız boyunca aradığımız aşkın tam karşılığıdır. Sergide yer alan sevişgenler serisi her biri cenneti andıran doğa tasviri içinde birbirine aşık, kuytu köşelerde arzu, şehvet, şevkat ve merhametle sevdiceğiyle sarılan, öpüşen koklaşan çiftlerden oluşur. Cennet tasviri bir bakıma imajinasyon dünyamızda ait olduğumuz yeryüzünün, çiçek ve hayvanlarla bezenmiş doğa tasviridir. Cennet bizim için yeryüzüdür, üzerine bastığımız topraklardır. Öldükten sonra değil, tam tersi soluk aldığımız, etimiz kemiğimiz ve sevdiceğimizle saadet içinde yaşadığımız yerdir.


04 Eylül - 03 Kasımları arasında devam edecek bu sergiyi kaçırmayın :)




Kaynak: https://www.artkolik.net

1 Ağustos 2017 Salı

José Sancho ve EROTİK DOĞA'SI

Son zamanlarda gittiğim ve beni en çok etkileyen sergilerden biriydi José Sancho'nun Erotik Doğası.. Çalışmalar ve konsept o kadar uyumlu, o kadar güzel düşünülmüş ve kotarılmış ki, kendinizi ortamın parçası ve oraya ait hissediyorsunuz. Kullanılan materyaller olsun, kullanılış biçimi olsun Sancho'nun farkını ortaya koymuş.. Ben sergiden yakaladığım birkaç kareyi sizlerle paylaştım.. Siz de hala bu muhteşem sergiyi görmediyseniz birazcık daha zamanınız var.. :) 25 Mayıs'ta açılan sergi için son gün "6 Ağustos 2017". Kaçırmamak için acele edin.. :)

Bu kusursuz Erotik Doğa'nın yaratıcısı hakkında benim tek bildiğim Kosta Rika’nın en önemli heykeltıraşlarından biri olduğuydu.. Eserlerinden övgüyle bahsettiğim José Sancho kimmiş birazcıkta ondan bahsedelim...


"José Sancho Benito"

İlk Yılları

José Sancho Benito 18 Nisan 1935’te, Kosta Rika’nın Puntaneras bölgesinde dünyaya geldi. Ailesi başkent San José’ye göçtü ve Sancho 1952 yılında buradaki Kosta Rika Lisesi’ni bitirdi. Daha sonra Kosta Rika Üniversitesi İktisadi Bilimler Okulu’nda eğitim görmeye başladı ve 1958 yılında iktisat bölümünden birincilikle mezun oldu.

1962 yılında Guatemala City’ye taşındı ve Orta Amerika Ekonomik Birleşme Daimi Sekreterliği’nin (SIECA) merkez bürosunda ekonomist olarak çalışmaya başladı. Üç yıl sonra Istituto per la Ricostruzione Italiana’dan bir burs kazandı ve Roma’da, sanayi ekonomisi alanında yüksek lisans derecesi aldı. 1968 yılında Washington’da Amerika Kıtası Kalkınma Bankası’na (BID) katıldı. 1971’de Kosta Rika’ya dönüşünün ardından önce Maliye Bakanlığı’nda, daha sonra ise Orta Amerika Kamu Yönetimi Enstitüsü’nde (ICAP) görev yaptı.




Resme ve Hurda Metal Asamblajlarına İlk Yaklaşımlar

Sancho amatör bir ressam olarak 1973 yılında, sanatçı Miguel Ortuño ile birlikte, La Nación gazetesinin San José şehir merkezindeki salonunda bir resim sergisi açtı. Bir yıl sonra, Pablo Picasso’nun Boğa Başı eserinden ilhamla, hurda metal parçaları kullanarak ilk heykeli Akrep’i yaptı. Resimleri hakkında fikrini almak üzere evine davet ettiği sanatçı Rafa Fernández’in tavsiyeleri sayesinde esas yeteneğinin heykel olduğunu keşfetti ve 1974 yılında, San José’deki Ulusal Tiyatro’nun bahçesinde, hurda metal parçalarından ürettiği heykelleriyle ilk sergisini gerçekleştirdi. Bir yıl sonra, ilk anıtsal eserini üretmek üzere Chacarita’ya, memleketi olan Puntaneras bölgesine davet edildi (bu eser hâlâ kayıptır). Ayrıca eserlerini Kosta Rika Ulusal Müzesi’nin bahçesinde sergiledi.

1976 yılında Limón’da ikinci anıtsal eseri olan ve günümüze ulaşmayan Pelikan Sürüsü’nü tamamladı. Kosta Rika Merkez Bankası bahçesinde eserlerini sergileyen Sancho’nun kamuoyu tarafından bir sanatçı olarak ilk kez tanınması, La Nación gazetesinin verdiği “Ancora de Oro” ödülü sayesinde gerçekleşti. Sancho ertesi yıl, hurda metallerden oluşan heykellerini bu defa da Cartago şehrindeki Kosta Rika Teknoloji Enstitüsü bahçesinde görücüye çıkardı. Bu dönemde sanatçı, Constantin Brancusi’nin anıtsal eserlerini incelemek için Tirgu-jiu’ya (Romanya) ilk seyahatini yaptı, mermer ve granite doğrudan oyma tekniklerini öğrenmek için Carrara’ya (İtalya) gitti.

Modelleme, Kalıba Dökme, Ahşap ve Taş Oymacılığı

Sancho 1978 yılında, sanatçı Olger Villegas’ın atölyesinde kil modelleme ve kalıplama teknikleri çalıştı. Mario Aguirre’nin Meksika’daki atölyesinde ilk bronz heykelleri Kuş ve Sinekkuşu’nu yarattı. Bunun yanında, Rodrigo Carazo Odio yönetimi süresince (1978-1982) Adalet Bakanlığı’nda danışman olarak görev yaptı. 1978’de, Kosta Rika Kültür Bakanlığı’nın her yıl düzenlediği Plastik Sanatlar Sergisi’nde altın madalya ile ödüllendirildi. 1980 yılında, yine Kosta Rika Kültür Bakanlığı’nın düzenlediği Heykel Sergisi’nde mansiyon ödülüne layık görüldü ve ahşap ile taş oymalarından oluşan ilk heykel sergisini Kosta Rika Ulusal Müzesi sergi salonunda gerçekleştirdi.

1982 Sancho için önemli bir yıldı çünkü ekonomi alanındaki kariyerine son verip kendini tamamen heykele adamaya karar vermişti. Bir yıl sonra Merkez Bankası Müzesi ile Kosta Rika Sanat Müzesi’nde kokobolo ve guayakan gibi ahşap malzemeler yanında mermer ve granite oyulmuş heykellerini sergiledi. Sanatçı 1983 yılında Kosta Rika Sanat Müzesi ve Arjantin Cumhuriyeti Büyükelçiliği’nin ortaklaşa düzenlediği yarışmada birincilik ödülünü aldı ve aynı yıl heykeltıraş Libero Badii ve üstat Pugia’nın atölyelerini ziyaret etmek üzere Arjantin’e gitti. Arjantinli sanat eleştirmeni ve şair Rafael Squirru 1984 yılında yayımladığı 49 Amerikalı Sanatçı başlıklı kitabında Sancho’nun eserlerine dair bir tanıtım yazısına yer verdi. Sanatçı ertesi yıl Merkez Bankası Müzesi’nde bir sergi gerçekleştirdi ve Guiseppe Belfiore’nin atölyesinde bronz heykeller dökmek için Pietrasanta’ya (İtalya) gitti. 1985 yılında Kosta Rika Kültür Bakanlığı tarafından verilen Ulusal Ödül’e layık görüldü.

Uluslararası Görünürlüğünün Başlangıcı

Sancho 1987 yılında eserlerini Merkez Bankası Müzesi’nde izleyenlere sundu ve belediye binasının bahçesinde sergilenecek bir heykel yapmak üzere İsrail hükümeti tarafından davet edildi. İki yıl sonra, Paris’teki Maison de l’Amérique Latine’de gerçekleşen bir grup sergisine katıldı ve Ulusal Tiyatro’nun Enrique Enchandi Galerisi’nde eserlerini sergiledi. 1990 yılında, anıtsal ahşap eseri Büyük Balık Sürüsü ile Washington D.C.’deki Amerika Kıtası Sanat Müzesi’nde düzenlenen bir heykel sergisinde yer aldı. 1991’de, Kırgızistan Cumhuriyeti’nin başkenti Bişkek’te bulunan heykel bahçesi için taş üzerine bir çalışma yapmak üzere Sovyetler Birliği Sanatçılar Sendikası tarafından davet edildi. Ertesi yıl, Carrara’da (İtalya) Nicoli Atölyesi’nde mermer ve granit oymacılığına başladı.

Sanatçı 1993 yılında Kosta Rika Sanat Müzesi merkezinde 62 eserden oluşan Hayvansı Koleksiyon başlıklı sergisini açtı. Ertesi yıl, Kosta Rika’nın Escazú şehrinde bulunan ve aynı zamanda evi olan atölyesinde bir heykel bahçesi kurmaya başladı.

1995’te San José’deki Capris binasında “torso”lardan oluşan bir koleksiyon sergiledi ve West Palm Beach, Brüksel ve Ontario’da düzenlenen bazı sergilerde yer aldı.

Sancho 1996 yılında Kaçış Timsali adını taşıyan granit bir heykel yaptı ve bu eser San José şehrindeki “Plaza de la Libertad Electoral”a (Liberal Seçim Meydanı) yerleştirildi. Sanatçı ertesi yıl Kosta Rika Bira Fabrikası tarafından düzenlenen yarışmada büyük ödüle layık görüldü.

2001 yılında Ulusal Tiyatro Enrique Enchandi Galerisi’nde bir heykel sergisi açtı ve Kosta Rikalı sanatçılarla beraber Almanya’nın Lahr kentinde düzenlenen karma bir sergiye katıldı. Santo Domingo de Heredia’daki INBioparque bahçesinde, sanatçının bağışladığı bir koleksiyon sergilendi. Bu onun hayvansılık temasını yansıtan antolojik bir koleksiyondu ve sanatçı aynı yılın Mayıs ve Ekim ayları arasında Büyük Balık Sürüsü başlıklı mermer eserini Chicago, Illinois’deki ABD Donanma Limanı’nda sergiledi.

Yeni Binyılın Başlangıcı ve Anıtsal Eser

2003 yılında sanatçı Saret Metalmecánica S.A. tesislerinde birleştirilen, kaynak yapılmış ve sırlanmış demirlerden meydana gelen, devasa boyutlarda, kamusal alanlarda sergilenen soyut bitki figürleri üretmeye başladı. Ağaçsı I adını taşıyan eser Pocora, Limón’daki EARTH kampüsüne yerleştirildi. Ertesi yıl Ağaçsı II ve Kaçış Ruhu başlıklı heykeller Merkez Bankası’nın bahçesine, Ağaçsı III adlı eser ise Kosta Rika Sanat Müzesi bahçesine yerleştirildi.

Sancho 2006 yılında Kosta Rika Üniversitesi’nin Rodrigo Facio, Atlantic ve Batı kampüslerini dolaşan gezici bir sergi düzenledi. Bir yıl sonra Ulusal Tiyatro Enrique Enchandi Galerisi’nde ve Klaus Steinmetz Çağdaş Sanat Galerisi’nde sergiler açtı. 2008 yılında Hayvanlar ve Bitki Örtüsü başlığını taşıyan koleksiyon Merkez Bankası Müzesi ve Ulusal Müze’de, bir yıl sonra ise Alternative Gallery’de sergilendi. 2008 yılında sanat eleştirmeni Gerard Xuriguera, Regard sur la sculpturecontemporaine (Çağdaş Heykele Bakış) başlıklı kitabına Sancho’nun Köprü Gövde adlı eserinin bir fotoğrafını dâhil etti. 2009 yılında ise Ağaçsı Sütun adlı anıtsal eser San José’deki Barış Parkı’na dikildi. 2011 yılında Merkez Bankası Müzesi tarafından “Plaza de la Cultura”da Biçim ve Öz başlıklı bir sergi ile ertesi yıl Kosta Rika Üniversitesi’nin Rodrigo Facio kampüsünde José Sancho’nun Gövdeleri başlıklı sergiler düzenlendi. 20 Ağustos 2014’te Kosta Rika Üniversitesi sanatçının bağışladığı, hayvansı temalar taşıyan granit, demir ve mermer dokuz esere ev sahipliği yapan Heykel Gezinti Alanı’nı açtı.

José Sancho Vakfı ve Heykel Gezinti Alanı

2010 yılında üç çocuğunun girişimiyle, sanatçının kurduğu José Sancho Vakfı faaliyete geçti. Vakfın amacı Sancho’nun sanatsal mirasını koruyup yaymak ve çeşitli burslar aracılığıyla heykel sanatı öğrenen gençleri desteklemekti. 2011 yılında Merkez Bankası Müzesi Plaza de la Cultura’da, Sancho’nun heykel sanatında kat ettiği yolu ziyaretçilerle paylaşan Biçim ve Öz başlıklı bir sergi gerçekleştirildi. Ertesi yıl Kosta Rika Üniversitesi’nin Rodrigo Facio kampüsünde José Sancho’nun Torsoları başlıklı bir sergi düzenlendi. Vakıf 2013 yılında, devraldığı mirası oluşturan eserlerin bir kataloğu olarak Daimi Koleksiyon başlıklı bir kitap yayımladı. 20 Ağustos 2014’te Kosta Rika Üniversitesi, sanatçının bağışladığı, hayvansı temalar taşıyan granit, demir ve mermer dokuz esere ev sahipliği yapan Heykel Gezinti Alanı’nı açtı. 2015’te ise heykel sanatı alanında bir burs programı başlattı.


















Kaynak : blog.peramuzesi.org.tr
Fotoğraflar : Zeynep Tuba Çakır

20 Ocak 2017 Cuma

BÜYÜK ÜSTAD "JOHN BERGER"

Kısa bir süre önce kaybettiğimiz, sanatı, devrimi, görmeyi ondan öğrendiğimiz John Berger'in sanat yaşamı nasıl başlamış paylaşmak istiyorum. Birgün önce kitabını bitirip, yazdıkları üzerine uzun uzun muhabbet ettiğimiz büyük üstadın ertesi sabah hayatını kaybettiğini öğrendiğimde bu yazıyı eklemeye karar vermiştim. 

John BERGER Anısı'na...



John Berger, 5 Kasım 1926'da Londra'da doğdu. Orta sınıf bir ailenin çocuğuydu. Annesi işçi sınıfından, babası, Stanley Berger ise, I. Dünya Savaşı sırasında askeri birlikte görevliydi. John da 1944 ve 1946 yılları arasında İngiliz ordusunda görev yaptı. Ancak askeri hayata daha fazla dayanamayan Berger, subay olmayı reddettiği ve üstlerine karşı geldiği gerekçesiyle Kuzey İrlanda'ya sürüldü. Burada kaldığı bir yıl için,''Askere alınmış eğitimsiz ve genç insanların arasındaydım. Bu, işçi sınıfından çağdaşlarımla ilk kez gerçekten tanışmamdı. Onlar için ailelerine ve sevgililerine mektuplar yazardım. Bu ilk kez toplum için yazmaya başladığım dönem olarak görülebilir. Gerçi çok kötü bir yıldı ama şimdi geriye baktığımda beni şekillendiren çok önemli bir deneyim olduğunu görüyorum.''diyecektir.

Askeriyedeki görevinden ayrıldıktan sonra, burs kazanarak Chelsea Sanat Akademisi'ne kaydoldu. Kariyerine ressam olarak başlayan Berger, 1940'lı yılların sonlarına doğru Londra'da bir çok sergiye katıldı. Çalışmaları, Londra'nın Wildenstein, Redfern ve Leicester galerilerinde sergilendi.

1948 ve 1955 yılları arasında resim dersleri veren Berger, sanat eleştirmenliği de yapmaya başladı. Bir çok makalesi, haftalık yayınlanan ve sol görüşlü politik bir dergi olan New Statesman'de yayımlandı. Modern sanat dünyasında, marxist hümanist pencereden bakan duruşu, onu kariyerinin başında tartışmalara yol açan, kışkırtıcı ve dikkatleri üzerinde toplayan birisi haline getirdi. 1958'de ilk romanı ''Zamanımızın Bir Ressamı'' (A Painter of our Time), sol çevreleri bile kızdıran gerçekçiliği yüzünden, basıldıktan iki hafta sonra toplatıdı. Her türlü çevrede kendini yalnız hisseden ve bir türlü doğrı dürüst anlaşılamayan yazar, hayal kırıklığına uğradı ve bir daha kitap yazamayacağını sanıyordu. Fakat 1972'de BBC'de televizyon serisi olarak yayınlanan ''Görme Biçimler'' (Ways of Seeing)nin başarısını post-modernist yazının önemli örneği olan ''G'' adlı deneysel romanı izledi. Sanat eleştirisine bambaşka bir boyut kazandıran ''Görme Biçimleri'', çıkış noktasını çağımızın totemi televizyondan alarak, sanatın kurumsallaştırılmasının yüzüne bir tokat gibi çarpar ve sanatın nasıl okunması gerektiğini irdeler. Sanatın, insanlığın kader kartları olduğunu hatırlatır.

''Geçmiş, hiçbir zaman olduğu yerde durup yeniden keşfedilmeyi, aynıyla, olduğu gibi tanınmayı beklemez. Tarih her zaman belli bir şimdi'yle onun geçmişi arasında ilişki kurar. Demek ki şimdi'den korkmak eskiyi bulandırmaya yol açıyor. Geçmiş içinde yaşanacak bir şey değildir. Eyleme geçerken içinden birşeyler çekip çıkarttığımız bir sonuçlar kuyusudur.'' Görme Biçimleri'nden...


1972 yılında ''G'' adlı romanıyla da Booker Ödülü'nü kazanan usta yazar, ödül konuşmasında, Booker McConnell'ı, Batı Hint adalarında ticari sömürgecilikle suçladı ve ödülün yarısı Black Panther'lere bağışladığını açıkladı. Bu olaydan sonra Britanya'nın en radikal kişileri arasına giren Berger, Britanya'yı terkederek Fransa'ya taşındı (1962).

Yazılarında sosyolojik özellikler ağır basan yazarın diğer önemli eserleri arasında, ''Şanslı Adam'' (A Fortunate Man) (1962), ''Ve Yüzlerimiz, Kalbim, Fotoğraflar Kadar Kısa'' (And Our Face, My Heart, Brief as Photos) (1984) sayılabilir. Gezi günlükleriyle anılardan oluşan bu eserler, felsefeyle fotojurnalizmi etkileyici bir biçimde buluşturur.

Bir diğer önemli kitabı ''Yedinci Adam'' (A Seventh Man)(1975), düzyazıyı, şiiri ve fotoğrafı birleştiren uslubuyla Avrupa'daki Türk göçmenl işçilerinin durumunu konu alır. Berger bu kitabı için fotoğrafçı Jean Mohr ile çalıştı. Göçmen işçilerin içindeki parçalanmışlığı yansıtan bu eser şiirsel yazınla politikanın gergin bir çatışması, kopup yeniden buluşmasıdır. Berger, ''Yedinci Adam'' için şöyle diyor: ''Bir yazar olarak en büyük doyumu hissettiğim anlardan birinin ödüllerle filan hiçbir ilgisi yok. İstanbul’daydım ve arkadaşlarla onların bir tanıdığını ziyarete bir gecekonu mahallesine gittik. Gecekonduda çay içtik, uyduruk bir rafa dizilmiş 20 kadar kitap vardı ve onlardan biri ''Yedinci Adam''ın Türkçesiydi. Bunu görünce yazar olduğum için ne kadar şanslı olduğumu düşündüm. Kitaptaki deneyim hayat deneyimiyle buluşmuş ve kabul görmüştü çünkü.''

Berger, bazı modern sanatçılar hakkında incelemeler de kaleme aldı. Bunlardan en çok tanınanı, Pablo Picasso hakkında yazdığı 1965 tarihli ''Picasso’nun Başarısı ve Başarısızlığı'' oldu. Yazıldığı dönemde, birçok sanat eleştirmeni tarafından doktrinerlik ve saygısızlıkla suçlansa da çağımızda Picasso hakkında yazılmış en iyi kitaplardan biri olarak kabul edilmiştir. Berger, Picasso’dan başka Francisco Goya hakkında, ressamın sanatını konu alan bir kitap ve Rus heykeltraş Ernst Neizvestny hakkında ''Sanat ve Devrim'' başlıklı bir deneme yayımladı. 1970’lerde İsviçreli yönetmen Alain Tanner’le birlikte çeşitli film projelerinde yer aldı; ''Salamandre'', ''2000 Yılında 25 Yaşına Basacak Olan Yunus'', Messidor gibi filmlerin senaryosunu yazdı.

Kıvrak zekalı usta yazar, modern sanat eleştirine bambaşka bir perspektif katarak çağının bir çok yazar ve sanatçısına ilham kaynağı oldu. Susan Sontag onun için şöyle diyor: ''John Berger’in kitaplarına hayranım. O sadece ilginç olanı değil, aynı zamanda önemli olanı yazıyor. Çağdaş İngiliz yazınında bence rakipsizdir. Lawrence’tan beri sezgi ve duygu dünyasına bilincin de gerekliliklerine cevap vererek bu kadar dikkat eden bir yazar çıkmamıştır. O belki Lawrence kadar iyi bir şair değil ama daha zeki, daha asil. Olağanüstü bir sanatçı ve düşünür.''

2 Ocak 2017 tarihinde Paris'de 90 yaşında yaşama veda etti.

Eserleri: 
* Zamanımızın Bir Ressamı ( A Painter of Our Time)
* Permanent Red 
* The Foot of Clive 
* Corker's Freedom 
* Şanslı Adam ( A Fortunate Man) 
* Sanat ve Devrim (Art and Revolution) 
* The Moment of Cubism and Other Essays 
* The Look of Things: Selected Essays and Articles 
* Görme Biçimleri ( Ways of Seeing) 
* Another Way of Telling 
* Yedinci Adam (A Seventh Man) 
* Picasso'nun Başarısı ve Başarısızlığı (The Success and Failure of Picasso) 
* G. 
* About Looking 
* Onların Emeklerine (Into Their Labours ;Pig Earth, Once in Europa, Lilac and Flag. A Trilogy)
* Ve Yüzlerimiz,Kalbim, Fotoğraflar Kadar Kısa (And Our Faces, My Heart, Brief as Photos)
* The White Bird (U.S. title: The Sense of Sight)
* Keeping a Rendezvous
* Pages of the Wound
* Fotokopiler (Photocopies)
* Düğüne (To the Wedding)
* Kral (King)
* The Shape of a Pocket
* Selected Essays (Geoff Dyer, ed.)
* I Send You This Cadmium Red (with John Christie)
* Titian: Nymph and Shepherd (with Katya Berger)
* Here is Where We Meet



Kaynak: Biyografi.info

EDVARD MUNCH'IN "ÇIĞLIK"I

Edvard Munch'ı çoğu insan 'Çığlık' isimli eseriyle tanımaktadır. Edvard Munch'ın bu tablosu "Modern sanatın simgesi ve çağımızın Mona Lisa'sı" olarak adlandırılıyor. Pek çok yerde karşımıza çıkan bu eser, yetişmekte olan dışavurumculuğa meraklı pek çok ressam için ilham kaynağı. Peki bu resimde neler oluyor? Mesela gökyüzü neden bu halde ve erimekte olan bir muma benzeyen bu kişi neden dehşet içinde? Bu eserin hikayesi şöyle..


Çığlık tablosu, 119 milyon 922 bin 500 dolara (yaklaşık 321 milyon TL) satılarak müzayede yoluyla satılan en pahalı eser olarak tarih geçmiştir.  1895 yılında yapılan tablonun sanat tarihinde orijinal adı Boğuntu’dur. Birçok eleştirmene göre Edvard Munch’un en önemli çalışmasıdır. Resmin orijinali 84 cm x 66 cm boyutlarındadır. Resimde ön planda ızdırap çeker gibi görünen bir figür, arka planda ise Ekeberg tepesinden Oslofjord’un görünümü yer alır; Oslofjord göğü kan kırmızısı rengindedir. 

Edvard Munch, daha sonraları resimden bir litograf (taş baskı) da yapmıştır. Resim özellikle modern kültür ve sanatta büyük bir öneme sahiptir.


Oslo’da ressamla aynı adı taşıyan Munch Müzesi’nde sergilenirken, Ağustos 2004'teki bir soygunda çalınmıştır. Çalındıktan iki yıl sonra 31 Ağustos 2006 tarihinde ise bulunmuştur.



ÇIĞLIK TABLOSUNUN HİKAYESİ

Edvard Munch'un günlüğüne göre tabloyu Nice'den etkilenerek yapmıştır. Ressam günlüğünde anlattığına göre iki arkadaşıyla yürümektedir, bu sırada ise güneş batmaktadır ve kan kırmızısı rengindedir. Ressam kendini yorgun hissetmiş ve trabzanlara yaslanmıştır. İki arkadaşı ise yürümeye devam etmiştir. Ressam bu sırada doğanın çığlığını hissettiğini günlüğünde dile getirir. Ressam bu resmi yaparken hastadır ve bu yorgunluğunun oradan geldiği düşünülür. Amerikan sanat tarihçisi Robert Rosenblum'a göre bu resimdeki insan figürünün yüzü Paris'teki Musée de l'Homme'da bulunan Peru'dan gelmiş olan mumyanın yüzünden etkilenerek yapılmıştır.


RESSAM EDVARD MUNCH KİMDİR?

Edvard Munch (1863-1944) özellikle Çığlık isimli tablosuyla tanınmış Norveçli ekspresyonist ressamdır. Ruhsal ve duygusal konuları işlediği resimleriyle tanınmıştır. Alman dışavurumculuk akımının gelişmesine önemli katkıları oldu. Başlangıçta resimlerinde egemen olan içe dönük ve karamsar havanın yerini, yaşamının son yıllarına doğru yaşama sevinci almıştır. Hayatın Frizleri adlı serinin bir parçası olan Çığlık (1893; ilk adı ile Umutsuzluk), tablosunda Munch hayat, aşk, korku, ölüm ve melankoli gibi öğeleri işledi. Diğer pek çok eserinde olduğu gibi bunun da birçok versiyonunu yaptı. 1994 ve 2004 Yıllarında iki versiyon çalındı, her ikisi de tekrar bulunmuştur.

2012 yılının Mayıs ayında Çığlık tablosu 119.9 milyon dolara satılarak, açık arttırma yoluyla satılan en pahalı sanat eseri olarak tarihe geçti.




Kaynak: www.hurriyet.com.tr
               izinsizgösteri

11 Ocak 2017 Çarşamba

"İKİ DÜNYA ARASINDA" FEYHAMAN DURAN

"1914 Kuşağı, Türk İzlenimciler veya Çallı Kuşağı" olarakta bilinen grubun önemli üyelerinden biri olan Feyhaman Duran, Türk resim sanatının gelişimine büyük katkıda bulunmuştur. "Feyhaman Duran, İki Dünya Arasında" isimli sergiye Sakıp Sabancı Müzesi 15. yılında ev sahipliği yapacak. 12 Ocak 2017 - 30 Temmuz 2017 tarihleri arasında sanatçının eserlerini görmek mümkün olacak. Ben heyecanla yarını bekliyorum, siz de imkanınız varsa kaçırmayın derim..:)



"Osmanlı İmparatorluğu’ndan Cumhuriyet’e geçiş sürecinin izlerini yansıtan sanat pratiğinin izinde söz konusu dönemin tüm çatışma ve gelişmelerini gözler önüne seriyor. Çöküş yıllarını yaşayan bir imparatorluktan, sanat dünyasının beşiği Paris’e giden, sonrasında yurda gelişinde ise kendini keskin bir dönüşümün ortasında bulan Duran’ın, bu yolculuklarının, sanatını nasıl şekillendirdiğini yansıtıyor." (SSM)

FEYHAMAN DURAN HAYATI

Feyhaman Duran 17 Eylül 1886 tarihinde İstanbul’un Kadıköy semtinde doğmuştur. Babası Şair Süleyman Hayri Bey, annesi Fatma Hanım’dır. Annesi ve babasını küçük yaşta yitiren Duran, annesinin vasiyeti üzerine Hadikat-ül Maarif’te başladığı eğitimini Galatasaray Sultanisi’nde sürdürmüştür. Dedesinin ileri yaşı nedeniyle kendisiyle yeterince ilgilenememesi üzerine okul müdürü Abdurrahman Şeref Bey’in himayesinde yaşamını ve eğitimini sürdürmüştür. Okulda Hüsn-i Hat derslerinde başarı gösteren Feyhaman Duran, bir yandan da tarama mürekkebi, çini mürekkebi ve yağlıboya ile resimler yapmaya başlamıştır. 

Feyhaman Duran, Galatasaray Sultanisi’nin altıncı sınıfını 1908 yılında tamamladıktan sonra Bâb-ı Âli’de kâtip olarak işe başlamıştır. Burada yaşadığı bazı anlaşmazlıklardan dolayı görevi bırakmış, Galatasaray Sultanisi’nde güzel yazı hocalığına başlamıştır.

Sanatçı okul çağlarında bile sağlam bir desen yeteneği ile gerçeğe uygun portreler yapmıştır. Feyhaman Duran’ın, bu yeteneğini salt fizyolojik benzetme değil, bir anlam aktarabilmek için amacıyla kullandığı düşünülmektedir. Yaptığı portreler fotoğrafik görüntünün dışında, kişinin iç dünyasını da yansıtmaktadır. Hızlı çalışma yöntemi sayesinde, portre taslaklarını birkaç seansta adeta bitmiş birer tablo haline getirebilecek kadar yetenekli olduğu ifade edilmiştir.

Gençlik dönemi portrelerinde, genel fiziksel görüntünün yanında, şapka, saç modeli gibi bazı ayrıntılara da dikkat etmiştir. Resimlerinde, modelin giysi ve aksesuarları yüz hatlarıyla aynı değerde işlenmiştir. Daha sonraki dönemlerinde ortaya koyduğu eserlerinde bu tür ayrıntıları, portrenin özünün öne çıkmasını engellediği düşüncesiyle nispeten arka planda bıraktığı izlenimi doğmuştur. Portrelerinin çoğu, “büst portre” şeklindedir. 

Feyhaman Duran’ın peyzajlarında konu, sanatçının üslubunu belirlemiştir. Anadolu’da gerçekleştirdiği gezilerde yaptığı resimlerinde dikkat çeken önemli bir özellik; konu, yaşam ve görünüm değiştiğinde sanatçının üslubunun da değişmesidir. Sanatçının figürlü resimleri son derece azdır. Bu tür resimlerinde figür, konuyu ve kompozisyonu tamamlayıcı bir unsur olarak kullanılmıştır.

Çallı Kuşağı’nın hatta Türk resminin en önde gelen portre ustalarından biri olan Feyhaman Duran, 1970 yılında İstanbul’da hayatını kaybetmiştir.














Kaynak: www.sakipsabancimuzesi.org
               www.guzelsanatlar.gov.tr

6 Ocak 2017 Cuma

IŞIĞIN RESSAMI FELIX ZIEM İSTANBUL'DA..

Venedik ressamı diyede bilinen Felix Ziem'i ben Pera Müzesi'ndeki sergisinde tanıdım. Mükemmel resimleri ve olağanüstü desenleriyle insanı büyüleyen Ziem'in ilgimi çeken yönlerinden biride gerçek bir İstanbul aşığı oluşu. 10 Kasım 2016'da ziyarete açılan sergi 29 Ocak 2017'ye kadar devam etmekte.. Eğer hala görmediyseniz bu sergiyi kaçırmayın derim.. :)



Félix Ziem, Paris’te Tuileries’de düzenlenen 1849 Salonu’nda üç yağlıboya ve üç suluboya resim sergilediğinde bunlardan biri de Boğaziçi’nde Manzara’ydı. Sanatçının İstanbul’la ilgili bu ilk tuvalinde fotoğraflardan esinlendiği düşünülür. O yıllarda Doğu’ya olan ilgi, babasının Doğulu oluşu, yeni esin kaynakları, yeni ışık ve manzaralar arayışı onu bir Doğu gezisi yapmaya iter.

Bu fikrini Kırım olayları yüzünden ancak 1856 yazında gerçekleştirebilir. Ziem, 1855 yılında kaleme aldığı günlüğünde İstanbul’a gelme tasarısı ile ilgili, “bu yolculuğun belirgin ve güçlü biçimlerin yoğunluğuyla ışıl ışıl resimler yapma dileğimi de destekleyeceğini umuyorum” notunu düşer.




18 Temmuz 1856’dan 18 Eylül’e dek iki ay boyunca, çoğunlukla Pera bölgesindeki tepelerde yaşar. Küratör Frédéric Hitzel, Ziem’in İstanbul’da kaldığı sürece kaç desen yaptığı tam olarak bilinmese de, Martigues’deki Ziem Müzesi’nde korunan 43 defterden ikisinin Türkiye’yle ilgili olduğu bilgisini verir.

Sanatçının Doğu yolculuğu bununla sınırlı kalmaz, sırasıyla İzmir’e, Rodos’a, Beyrut’a, Şam’a, İskenderiye’ye, Kahire’ye, Mısır’a ve İskenderiye’ye gider. Son olarak Yunanistan ve Sicilya üstünden Fransa’ya döner. Doğu Akdeniz yolculuğu toplamda beş ay sürer. Bu yolculuk onda kalıcı bir iz bırakır; tüm bu izlenimler ve ilk elden bu anılar Ziem’in tüm yaşamı boyunca başvuracağı bir görsel dağarcık oluşturur.




Fransa’ya dönerken günlüğüne şöyle yazar: “Ah ah! Gördüğüm şeyleri nasıl anlatabilirim ki. Doğu bütünüyle gözlerimin önüne serilmişti. Gören ve derinden etkilenen kişi asla unutmaz. Onca zamandır aradığım şeyi, bana resmi ve sanatı candan sevdiren sevimli doğayı buldum sanırım!”

Henüz hayattayken eserleri Louvre Müzesi’ne kabul edilen ilk sanatçı, sonraki kuşakları da derinden etkilemiştir.














Kaynak: www.indigodergisi.com


4 Eylül 2016 Pazar

PICASSO VE RESİMLERİ

ODTÜ İşletme bölümünün çok bilge, hem en sevilen hem en nefret edilen profesörü Muhan Hocanin Strateji Yönetimi dersinin ilk sınıfı öğretim üyeleri tarafından bile katılımıyla geçer ki her senesi ayrı ilginçtir. Derslerinden birinden bir anekdot:

Muhan Soysal tepegöze bir Picasso resmi koyar. Herkes bakar bakar ama tarzı zaten kübik olan sürrealist resimde sanatla fazla ilgilenmeyenlerin anlayabileceği cok az şey vardır. Bozuk perspektifli bir oda, sarı uzun saçlı yaratığa benzeyen birşey. Etrafında başka yaratıklar, yerde yine bir yaratık ve arkadaki şekli bozuk içi parlak dikdörtgenin içinde başka bişeyler daha.



5-10 dakka hiç birşey söylemeden sınıfı izleyen hoca, birazdan Picasso'nun resmini alıp Diego Velazquez'in 1656 yılında yaptığı Las Meninas (Nedimeler) isimli resmini koyar. Bu resimde sandalyenin üzerinde oturan sarı uzun saçlı bir aristokrat kızının etrafindaki nedimeleri onun saçını tararken yerde köpeği yatmaktadır. Ve babası arkasından ışık sızan kapıdan kızını izlemektedir. 



Ancak ikinci resmi görünce Picasso'nun 1957 yılında yapmış olduğu resimdeki öğelerin ne olduğunu ve bu resmin Valezquez'in Las Meninas tablosuna gönderme olarak yapılmış oldugunu farkeder tüm sınıf. Ve Muhan Soysal hiç unutamayacağımız dersini verir: 

"Hayatta hiç birşey Valezquez'in resmi kadar belirgin ve net değildir. İş hayatı gerçekleri size Picasso'nun resmindeki gibi şekil değiştirmiş olarak gösterir. Picasso'nun resmine bakıp, Valezquez'in resmini görebilenleriniz başarılı olacak, diğerleri kübik şekillere bakıp yanlış anlamlar çıkarmaktan gerçekleri hiç göremeyecek."





Kaynak: www.hayatimdegisti.com

3 Temmuz 2016 Pazar

CARAVAGGİO HAKKINDA

MICHELANGELO MERISI CARAVAGGIO

(D. 28 Eylül 1573, Caravaggio, Venedik Cumhuriyeti – ö. 18 Temmuz 1610, Port’Ercole, Toscana), Barok Dönem resminin en belirleyici özelliği olan tenebrismo[1] tekniğini geliştiren İtalyan ressamı. Dinsel konuların idealleştirilerek ele alındığı geleneksel tavra karşı çıkmış, modellerini sıradan kişiler arasından seçerek gerçekçi bir yaklaşımla betimlemiştir. 

Gençlik Yılları. Caravaggio markisinin mimarı ve aynı zamanda kâhyası olan Fermo Merisi’nin oğluydu. On bir yaşında yetim kalınca ressam ve resim öğretmeni Milanolu Simone Peterzano’nun yanına çırak girdi. Bazen Tziano’nun öğrencisi olduğunu ileri sürmesine karşın, Peterzano’nun resminin Venedikli ustanın sanatıyla pek bir ilgisi yoktu. 

Caravaggio 1588/92 arasındaki bir tarihte Milano’dan Roma’ya gitti. Bu arada resmin temel teknik ustalıklarını öğrenmiş, idealleştirilmiş Floransa resmine karşı koyan Lombardiyalı ve Venedikli ressamların doğayı ve olayları betimlemeye yönelik tavırlarını büyük bir istekle kavramaya çalışmıştı. Bu yolculuk sırasında geçtiği Parma, Bologna, Floransa ve Assisi’de Bolognalı Carracciler gibi yenilikçi sanatçıları, Giotto ve Massaccio gibi eski ustaların yapıtlarını incelediğine kesin gözüyle bakılmaktadır. Karşılaştığı yenilikler büyük bir olasılıkla onun, renk titreşimleri ve atmosferik saydamlıkla belirginlik kazanan Milano okulu üslubunu sağlam bir çizgi temeline oturtmasında etkili oldu. Sade ve sıradan konulu resimlerinde görülen gerçeğe bağlı kalma tutkusunu da kompozisyon içinde denetim altına almasına yol açtı. 

Roma’daki ilk yılları. Caravaggio Roma’ya, eşsiz usta Michelangelo’nun sanat dünyasına egemen olduğu bir yüzyılın sonlarına doğru geldi. Bu dönemin düşünsel yaşamı ise Karşı-Reform hareketini canla başla yürüten Trent Konsili’nin (1545-63) etkisi altındaydı. Roma, Caravaggio gibi ya da yükselme isteğiyle dolu, zenginlik ve ün peşinde koşan sayısız sanatçının uğrak yeri haline gelmiş coşkulu bir kentti. Caravaggio kozmopolit bir topluluğun yaşadığı Campo Marzio’ya yerleşti. Bu eski ve bakımsız çevredeki hanlar, aşevleri ve küçük resim dükkânları onun kişiliğine ve içinde bulunduğu havaya uygun düşüyordu. Neredeyse beş parasız olduğu bu dönemde Caravaggio her zaman dikbaşlı ve geleneklere karşı bir davranış içindeydi. 

Roma’daki ilk beş yılı dengesizlik ve eziklik içinde, acılarla dolu geçti. Caravaggio’nun yaşamöyküsünü yazanlar bu dönemde onun her şeyden yoksun gereksinim içinde bulunduğunu, kendinden daha az yetenekli ressamların yanında çalıştığını ve hiçbir şeyden memnun olmadığını belirtirler. Yaşamını çoğunlukla, birkaç aydan fazla kalmadığı bu resim atölyelerinde ayak işlerine bakarak kazanıyordu. Sonunda (büyük bir olasılıkla 1595’te) bütün bu bağlardan kurtulmaya karar vererek resimlerini Üstat Valentino diye tanınan bir tablo tüccarı aracılığıyla satmaya başladı ve onun yardımıyla papalık çevrelerinde büyük bir etkisi olan Kardinal Francesco del Monte’nin dikkatini çekti. Del Monte kısa bir süre sonra onu koruması altına aldı, evinde kalmaya çağırdı ve belli bir aylık bağladı. 

Bütün maddi ve manevi sıkıntılarına karşın Caravaggio, del Monte’nin koruması altına girmeden önce 40 kadar yapıt gerçekleştirmişti ve bunların hemen hepsi de oldukça iddialı kompozisyonlardı. İnce bir ustalık ve üstün bir beğeninin gözlendiği bu yapıtlardaki kararlı ve etkili anlatım, Caravaggio’nun günlük yaşamının düzensizliğiyle büyük bir karşıtlık oluşturmasının yanı sıra, bir dizi şaşırtıcı yenilik de içeriyordu. Özel koleksiyonculra için yaptığı bu resimlerin her biri, Caravaggio’nun resim konusundaki profesyonel tutumunu ortaya koyduğu gibi, onun “çiçek resmi yapmak insan figürü yapmak kadar zordur” ve “iyi bir ressam doğal görünümleri de iyi betimler” türünden düşüncelerini de doğrular. “Meyve Sepeti” (1596, Anibrosius Resim Galerisi, Milano) adlı resminde hasır bir sepet içinde özenle yerleştirilmiş ve canlı bir gerçeklikle betimlenmiş parlak renkli meyvelerin yarattığı görsel uyum, çarpıcı bir kompozisyon oluşturur. 

Roma döneminin başlıca yapıtları. Caravaggio’nun ilk yapıtlarında görülen gerçekçilik, üslupsal uygulamaya üstündü. Ama onun gerçekçi doğalcılığının ilk kez bütünüyle ortaya çıkışı, Roma’daki S. Luigi dei Francesci Kilisesi’nin Contarelli Şapeli’ndeki, Aziz Matta’nın yaşamını konu alan bir dizi resimle başlamıştı. 1597’de, belki de, del Monte aracılığıyla aldığı bu sipariş, henüz 24 yaşında olan Caravaggio’nun, önemli koruyucuları ve müşterileri olan bir pictor celeberrimus (ünlü ressam) olarak tanınmasını sağladı. İş, “Aziz Matta ve Melek”, “Aziz Matta’ya Çağrı” ve “Aziz Matta’nın Şehit Edilmesi” konulu üç resimden oluşan, oldukça görkemli bir tasarıydı. Caravaggio’nun, her üç resmi de azizler konusunda gelenekselleşmiş kalıpları kullanmadan, sarsıcı toplumsal görüşlerle yüklü dramatik bir gerçekçilikle oluşturması toplumda büyük bir şaşkınlık yarattı. Belki de Caravaggio çok yönlülüğünü bütün açıklığı ile yansıtabilmek için böyle bir olay bekliyordu ve bu, onun için önemli bir sınavdı. Bu yapıtlardaki yenilik, yalnızca kurgunun ve konunun yüzeydeki görünümüyle sınırlı kalmayan, ışık ve zaman kavramıyla ilişkili sanatsal bir olguydu. Atların üzerine yerleştirilmesi düşünülen “Aziz Matta ve Melek”in ilk biçimi S. Luigi dei Francesci’nin o güne değin bir azizin böyle canlandırıldığını görmemiş rahiplere öyle ters geldi ki, resmin yeniden yapılmasını istediler. İncil yazarlarından biri olan “Aziz Matta” resimde sıradan bir işçi ya da rençper görünümünde, ayağını resmin dışına çıkıp insanın yüzüne gelecekmiş gibi uzatmış, kaba bir biçimde bacak bacak üstüne atmış olarak betimlenmişti. Zarafetten yoksun melek figürü ise, cahil birisine yol gösterircesine azizin elini zorla kitaba doğru bastırır gibiydi. Kilise ileri gelenleri, Caravaggio’nun sıradan bir kişiyi yüceltirken gerçekte Aziz Matta’yı sokaklardan kurtaran İsa’ya öykündüğünü kavrayamamışlardı. (Bu resim 1945’te Berlin’de yok olmuştur). 

Anlatımdaki gerçekçilik açısından Aziz Matta dizisinin öbür iki resmi de ilkinden daha az şaşırtıcı değildi. “Aziz Matta’ya Çağrı” iki ayrı dünyayı simgeleyen iki ayrı insanın karşılaştığı anı gösterir: Vergi toplayıcılarının parlak bir ışık demetiyle aydınlanan odasına giren İsa ve süslü giysili, belleri kılıçlı işsiz güçsüzler arasında paraları saymaya hazırlanan Matta. İkisi arasındaki bakışma Matta’nın dünyasının yıkılmasıyla sonuçlanır. “Aziz Matta’nın Şehit Edilmesi” de cellatın azizi yere yatmaya zorladığı anı canlandırır. Bir sokakta geçen sahnede, azizin yardımcıları dehşet içinde kaçışırken, yoldan geçenler olayı kayıtsız bakışlarla izlemektedir. Resimlerin üçünün de en ilgin yanı, gerçeğe çok yakın bir biçimde ve koyu bir karanlık içinde geçen sahnelerin, birdenbire düşen bir ışık demetiyle aydınlanması ve böylece olayın en dramatik anının belleğe yerleşmesidir. 

Caravaggio’nun resimde yarattığı devrimin temeli ışıktır. Işık onun resminin kurgusunda renk ve çizgi kadar belirleyici ve etkilidir. 20. yüzyıl sanat eleştirmenlerinden Robert Longhi, Caravaggio’nun ışığı kullanış biçimini Rönesans’ta perspektifin bulunuşuyla eşdeğerli sayar. Caravaggio’nun ışığı doğal değil, büyülü bir ışıktır. Yüksekten düşen ve çoğu zaman izleicinin omuz hizasından gelen bu ışık, sahne ışığında olduğu gibi renk düzenini güçlendirerek tenin yapay pırıltılarını yitirmesini ve daha koyu bir tona bürünmesini sağlar. 

Contarelli Şapeli’nin resimlenmesi 1602’de sona erdiğinde henüz 30 yaşına basmamış olan Caravaggio bu işteki başarısı nedeniyle bütün çağdaşlarını gölgede bırakmıştı. Aldığı dinsel ve özel konulu siparişler çoğaldı. Caravaggio’nun sanatta olgunluğunun doruğundayken gerçekleştirdiği bu resimlerden bazısı çok yoğun tepkilerle karşılandı. S. Agustino Kilisesi için yaptığı “Madonna Hacılarla Birlikte”de (“Loreto Madonnası”, 1603-06) ön planda diz çökmüş iki ihtiyarın “kirli ayaklarıyla yırtık ve pis başlıkları” yüzünden skandal çıktı. “Meryem’in Ölümü” ise, Bakire Meryem’in aşağı sınıftan birisi gibi sıradan nitelikler içinde ele alındığı gerekçesiyle, Karmelitler tarafından reddedildi. Bu resimde Bakire Meryem’in bacakları çıplak, karnı ise boğulmuş bir kadınınki gibi şişti. Resmi Rubens’in salık vermesi üzerine, Nisan 1607’de, Mantova dükü satın aldı ve Mantova’ya götürmeden önce Roma’da, ressamların görmesi için bir hafta boyunca sergiledi. 

Olgunluk dönemi. Sanatçılar, aydınlar ve açık görüşlü kilise önderleri, Caravaggio’nun güçlü ve sarsıcı sanatının büyüleyici inceliğine hayranlık duyuyordu. Kilise yetkililerinin geneldeki olumsuz tepkisi ise akademik ressamların kendi tohumlarını korumaya yönelik karşı çıkışlarını ve daha tutucu din adamlarıyla halkın içgüdüsel tepkilerini yansıtıyordu. Caravaggio’nun resmi, kaba ve çarpıcı özelliklerinden ötürü, anlaşılmaz ve tedirgin edici iletisi değerlendirilmeden mahkûm edildi. Gerçekte de Caravaggio’nun insanlarının Karşı-Reform sanatında gözde olan zarif figürlerle hiçbir ilgisi yoktu. Onun figürleri kaslı vücutlu, inatçı tavırlı sıradan insanlardı. Sahip oldukları tek iyi şeye, onlara şehadet, ölüm ve yoksulluktan başka bir şey getirmeyen zor bir yaşama sıkı sıkıya sarılmışlardı. 20. yüzyıl sanat tarihçilerinden Maurizio Calvesi, Caravaggio’nun ikonografisinde geleneksel din anlayışından sapma eğilimi görür. “Yılanlı Madonna”da (Borghese Galerisi, Roma) Bakire Meryem, İsa figürüne göre daha küçüktür. Yılanın kafasına Bakire Meryem basarsa da, gerçekte başın ezilmesini sağlayan Meryem’in ayağının üstüne kuvvetle basan İsa’nın ayağıdır. Geleneğe göre Kilise’nin kusursuzluk simgesi sayılan Bakire Meryem’in yapması gereken bu eylemi Caravaggio İsa’ya mal etmiştir. Calvesi, “Aziz Paulus’un Hıristiyan Oluşu” (Sta. Maria del Popolo, Roma) adlı resimde de, bu sahnede yer alması gelenek haline gelmiş Tanrı figürünün bulunmayışını, Caravaggio’nun ışık anlayışının Giordano Bruno’nun Tanrı konusundaki görüşlerine benzemesine bağlar. Bruno’ya göre Tanrı hem doğada, hem insanın kendi içindedir. 

Eleştiriler Caravaggio’nun başarısını gölgelemedi. Ünü ve geliriyle birlikte onu kıskananların sayısı da arttı. Roma’daki ilk yıllarda sürdüğü çaresiz ve perişan yaşam çoktan geride kalmıştı, ama kardinaller ve prensler arasında dolaşmasına karşın öfkeli ve isyancı kişiliği hâlâ değişmemişti. 

Caravaggio’nun Roma’daki ilk yıllarının ayrıntıları bilinmemektedir. Contarelli Şapeli resimlerinden sonra başı yasalarla sık sık belaya girdi. 1600’de bir ressam onu kendine saldırmakla suçladı. Ertesi yıl, bir askeri yaraladı. 1603’te bir başka ressamın şikayeti üzerine hapse atıldı ve ancak Fransız elçisinin araya girmesiyle serbest bırakıldı. Ertesi yıl Romalı muhafızları taşladığı için tutuklandı. 1605’te silah kullandığı için yakalandı. Aynı yıl metresini korumak amacıyla bir adamı yaraladı ve Roma’dan kaçmak zorunda kaldı. 29 Mayıs 1606’da gene Roma’da bir top oyununun sonucu konusunda tartıştığı Ranuccio Tomassoni’yi öldürdü. Bu olayda kendisi de yaralandı. 

Roma’dan kaçışı. Caravaggio, davranışının getireceği sonuçların dehşeti içinde Roma’yı terk ederek Caravaggio markisinin yakınlarından birinin yanına sığındı. Çeşitli yerlerde saklanarak sonunda, belki de 1607 başlarında Napoli’ye ulaştı. Orada kaldığı sırada, Flaman ressam Louis Finson için “Tespihli Madonna” (Sanat Tarihi Müzesi, Viyana) ve Monte della Misericordia Şapeli için de, geç dönemin yapıtlarından biri sayılan “Merhametin Yedi Biçimi” (1607) adlı resimleri yaptı. Bu son resmin içerdiği karanlık ve telaş dolu hava ile Caravaggio’nun çaresiz durumu arasındaki ilintiyi görmemek hemen hemen olanaksızdır. Bu aynı zamanda, onun üslubundaki değişimin de ilk belirtisidir. 

Caravaggio 1607’nin sonu ya da 1608’in başındaki bir tarihte gittiği Malta’da ünlü bir sanatçı olarak karşılandı. Çok sıkı bir çalışmadan sonra orada gerçekleştirdiği yapıtları arasında en önemlisi Valetta Katedrali için yaptığı “Vaftizci Yahya’nın Başının Vurulması”dır (1608). Bu sahnede, daha önceki yapıtlarında figürleri çevreleyen yoğun gölgenin geri plana itildiği ve sonsuzluk duygusu uyandıran geniş boş mekânların yerini yüksek bir duvarın aldığı izlenir. Daha sonraki resimlerinde de görülen bu duvarın, onun kafasında lanetlediği bir düşünceyi, kaçma ile hapse girme arasında sıkışıp kalma endişesini simgelediği sanılır. Caravaggio 14 Temmuz 1608’de Malta Şövalyeleri tarikatına kabul edildi. Ama kısa bir süre sonra, yaptıklarının haberi Malta’ya ulaştığı ya da yeni bir suç işlediği için tarikattan çıkarak hapse atıldıysa da kaçmayı başardı. 

İzlenme korkusu içinde Sicilya’ya giderek Ekim 1608’de Syrakusa’da karaya çıktı. Orada Sta. Lucia Kilisesi için yaptığı “Azize Lucia’nın Gömülüşü” adlı resim, geç dönem başyapıtlarından biridir. 1609 başlarında kaçtığı Messina’da “Lazarus’un Dirilişi” (Ulusal Müze, Messina) ve “Çobanların Tapınması’nı (Ulusal Müze, Messina) gerçekleştirdi. Daha sonra gittiği Palermo’da S. Lorenzo Kilisesi için “Aziz Francesco ve Aziz Lorenzo ile Birlikte Tapınma” adlı resmi yaptı. İçinde bulunduğu bütün olumsuz koşullara karşın kaçışı sırasında yaptığı resimler, sanat yaşamının en büyük yapıtları arasında sayılır. Tasarım açısından hepsinde görkemli olmakla birlikte tonların yumuşaklığı ve anlatımın inceliği bu yapıtlarda duyguların, dramatizmin açıkça sergilendiği önceki resimlerinden çok daha yoğun bir biçimde aktarılmasına yol açar. Sakin ama duygu yüklü bu resimlerin kusursuz yetkinliği, Caravaggio’nun kaygıları dikkate alındığında daha da olağanüstü bir boyut kazanır. 

Caravaggio’nun çaresizlik içindeki kaçışı, ancak papanın onu affetmesiyle sona erebilirdi. Ekim 1609’da yeniden Napoli’ye döndüğünde, büyük bir olasılıkla, affedilmesi için Roma’da birtakım girişimlerde bulunulduğu biliniyordu. Ama şanssızlıklar birbirini izledi. Bir hanın önünde saldırıya uğrayarak yaralandı. Yarası o kadar ağırdı ki, öldüğü söylentileri Roma’ya kadar ulaştı. Uzun bir iyileşme döneminden sonra Roma’ya gitmek için bir yelkenliye bindi. Ama Temmuz 1610’da ulaştığı Papalık Devletleri içindeki Port’Ercole adlı İspanyol limanında yanlışlıkla tutuklanarak hapse atıldı. Serbest bırakıldığında Roma’ya kadar gideceği yelkenlinin, içinde eşyalarıyla birlikte yola çıktığını öğrendi. Bu kadar şanssızlığa ve yeniden yükselen ateşin yol açtığı bitkinliğe daha fazla dayanamayarak yelkenliğin uzaklaştığı sahilde yere yıkıldı. Birkaç gün sonra öldüğünde henüz 37 yaşında bile değildi. 

Değerlendirme. Caravaggio, döneminin belki de en devrimci sanatçısıydı. Bir önceki yüzyılın sanatının egemeni olan, dünyasal ve dinsel yaşantının idealleştirilmesi ilkesine dayanan Platoncu anlayışı terk etmişti. Onun gözünde yaşam bir dramdı; her türlü hatta mistik yaşantının başlangıç noktası da somut, duyumsal olaylardı. 

Aşırı duygusal ve dikbaşlı kişiliğinin yanı sıra, fiziksel ve dünyada geçen gerçek olayların anlamını bütünüyle kavrama yeteneğiyle, yapıtlarındaki dramatik anı yakalamakta usta olmuştu. Resimlerini, patlama noktasına gelmiş dramatik gerilimler üzerine kuruyordu. İnsana bakış açısınınsa, o dönemde bir benzeri daha yoktu. Kendisine karşı beslenen hayranlığa ve birçok ressamın onun tekniğine öykünmesine karşın, Caravaggio yalnız bir insan olarak yaşadı. 


ÖNEMLİ YAPITLARI:

“Genç Bacchus” (1593, Uffizi Galerisi Floransa), 

“Kertenkelenin Isırdığı Çocuk” (1593, Louvre Müzesi, Paris), 

“Meyve Sepeti Tutan Çocuk (1593, Borghese Galerisi, Roma), 

“Falcı” (“Çingene”, 1594, Louvre Müzesi, Paris), 

“Mısır Yolunda Dinlenme” (y. 1590, Doria-Pamphili Galerisi, Roma), 

“İshak’ın Kurban Edilmesi” (1594-96, Uffizi Galerisi, Floransa), 

“Lavtacı” (Ermitaj Müzesi, Leningrad), 

“Magdalene” (Doria-Pamphili Galerisi, Roma) 

“Emmaus’da Yemek” (1596-98, Ulusal Galeri, Londra) 

“Aziz Petrus’un Çarmıha Gerilmesi” (1601, Sta. Maria del Popolo, Roma), 

“İsa’nın Çarmıhtan İndirilmesi” (1602-04, Vatikan Müzeleri), 

“Bakire Meryem’in Ölümü (1605-06, Louvre Müzesi, Paris), 

“Aziz Hieronymus” (Borghese Galerisi, Roma), 

“İşte İnsan” (Rosso Sarayı Galerisi, Cenova), 

“Emmaus’da Yemek” (Brera Resim Galerisi, Milano), 

“Alof de Wignacourt’un Portresi” (1608, Louvre Müzesi, Paris), 

“Uyuyan Cupid” (Pitti Sarayı, Floransa), 

“Vaftizci Yahya” (Borghese Galerisi, Roma), 

“Vaftizci Yahya’nın Başının Salome’ye Getirilmesi” (Ulusal Galeri, Londra). 





[1] Tenebrizm, İtalyanca Tenebrismo (Latince tenebrae “koyuluk”), olarak da bilinir. Batı resmindeki figüratif kompozisyonlarda, aydınlık ve karanlık alanların dramatik etkiyi artırmak amacıyla karşıtlık oluşturacak biçimde düzenlenmesi. Caravaggiocu resimlerde çok koyu bir fon üstünde verilen figürler, bir ışık demetiyle aydınlanır ve oluşan ışık-gölge karşıtlığı sonucu hacim kazanır. Bu teknik ilk kez İtalyan ressamı Caravaggio tarafından uygulanmış ve 17. yüzyıl başlarında ondan esinlenen birçok ressamca benimsenmiştir. Fransız Georges de La Tour, Flenenkli Gerrit van Honthorst ve Hendrik Terbrugghen, İspanyol Francisco de Zurbaran, Caravaggioculuğu resimlerinde ustaca uygulayan sanatçılardır. 



                                                    
                                           Holofernes'in Başını Kesen Yudit 

Resim

1951'de Milano'da düzenlenen bir sergide ortaya çıkan bu tablo günümüzde Roma, Galleria Nazionale di Arte Antica'da bulunmaktadır. 16. yüzyılın sonlarından kalan resmin, muhtemelen, Caravaggio'nun tek Yudit tablosu değildir.


Resmin Detayları

Resim

Ressam, Yudit'in Holofernes'in başını acımasızca kesme konusunu  büyük bir soğukkanlılık ve kontrolle ele almıştır. Genç kadının yüzünden okunan kararlılık kaşların çatıklığıyla hafifletilmiş gibidir. Bu ifade insanlığın, olayın dinsel önemini görmezden gelen ya da anlamayan ruh halinin bir ifadesi olarak görülebilir.

Resim

Kurbanın kafasını eline almaya hazır yaşlı cariye, ısrarcı bakışıyla İncil'den alınmış bu hikayenin ayrılmaz bir parçasıdır. Merakla bakan yüz, sahnenin dramatik yanını vurgular.


Kuşkucu Thomas


Resim

Üç havari, İsa'ya merakla bakıyor ve aralarından biri parmağını onun böğründeki yaraya sokuyor. Oldukça alışılmışın dışında olan bu tablonun, dindar insanlara ne kadar saygısız ve hakaret edici geldiğini hayal etmek zor olmasa gerek. Onlar, gerek kıvrımlı giysilere bürünmüş ağırbaşlı havariler görmeye alışmıştı. Oysa Caravaggio'nun tablosundakiler, kırışık alınları ve yıpranmış yüzleriyle daha çok sıradan işçileri anımsatıyordu. Ama Caravaggio'nun kendisinin de yanıtlayacağı gibi, gerçekten yaşlı emekçilerdir onlar, sıradan insanlardır. Kuşkucu Thomas'ın uygunsuz davranışına gelince, İncil bu konuda çok açıktır. İsa, Thomas'a şöyle diyor: "Yaklaştır... elini, koy böğrüme. Kuşkucu olma, inançlı ol!" (Yahya İncili, xx: 27) 

Mısır Yolunda Dinlenme

Resim

Roma Doria Pamphili Galerisi'nde bulunan 1599 tarihli bu tabloda ressamın Şarkıların Şarkısı'ndan esinlendiği düşünülür. Aziz Yusuf'un elinde tuttuğu notalar Fransız-Flaman kökenlidir ve İncil'den ayetler içerir. 

Resmin Detayları

Resim

Meleğin ayağının sağında yer alan Eski Ahit, Mısır'daki kölelik yıllarını simgeleyen çorak toprakla temsil edilmiştir.

Resim

Caravaggio'nun ilk doğa incelemeleri olan bitkiler ve çalılıkla vaat edilmiş toprakları simgeleyen Yese'nin ağacına bir gönderme yapılmış olabilir.

Resim

Meryem, Şarkıların Şarkısı'nda  bahsedilen gelinin duruşuna uygun olarak betimlenmiştir. Kızıl saçları Kurtarıcı'nın kanını ima eden "Lülelerinin rengi, asaletin renginde" mısrasını hatırlatır. Derin uykudayken bebek İsa'yı kucaklıyor olması ise, "Uyuyorum fakat kalbim uyanık" mısrasını çağrıştırır.

Resim

Bakire figürünün arkasında uzanan kır manzarası, Venedik kökenli dinsel resimlerde görülen versiyonla benzerlik gösterir. Böylesi bir manzaraya Caravaggio yapıtlarında pek rastlanmaz.


Meyve Sepetli Oğlan 

Resim


Günümüzde Roma, Borghese Galerisi'nde bulunan 1593-94 tarihli tablo aslında Cavaliere d'Arpino'ya aittir. Resmin konusu hem oğlan figürü hem de doğadır fakat tat alma duyusunun alegorisi olarak da yorumlanabilir.


Resmin Detayları

Resim


Genç oğlanın yüzü, özellikle Gençlerin Konseri (Metropolitan Sanat Müzesi, New York) ve Kertenkelenin Isırdığı Oğlan gibi bu dönemlere ait diğer çalışmalarda görülen modeli anımsatır. Ayrıca Caravaggio'nun erken döneminin bir ürünü olan aynaya bakarak yaptığı bir tablo ya da gerçek bir otoportre olduğu da ileri sürülmektedir.

Resim

Caravaggio'yu hayatın ince ve gizli anlamlarını aramak üzere harekete geçiren bu konu, kurumaya başlamış yaprakları ve sulu meyveleriyle gösterişle çürümenin bir araya geldiği bir natürmort şeklinde ortaya çıkmıştır.