İzleyiciler

heykel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
heykel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Mayıs 2020 Cumartesi

Server Demirtaş ve Kinetik Heykelleri

Ben Server Demirtaş'la ve çalışmalarıyla geç tanıştım ama tanımadığım yıllara inat daha büyük saygı duydum. Çok yakın bir arkadaşımın Server Demirtaş'ın çalışmasını yollamasıyla araştırmaya başladım, sonrasında takip etmeye devam ettim. Üstad'ın yaptığı işlere o kadar büyük bir hayranlık duyuyorum ki anlatabilmem mümkün değil. Hala tanımayanlar varsa endişesiyle bu başlığı açmaya ve her şeyi paylaşmaya karar verdim. 
O halde zaman kaybetmeden başlayalım. 😊



Server Demirtaş

1957 yılında İstanbul’da dünyaya gelen Server Demirtaş, 1977 yılında Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’ne girer. İsmi daha sonra Mimar Sinan Üniversitesi’ne dönüştürülecek Akademi’de Devrim Erbil atölyesinde eğitim alan sanatçı, 1984 yılında mezun olduktan sonra Türk soyut sanatının önde gelen isimlerinden Adnan Çoker ile ortak çalışmalarda bulunur. Resim bölümünden mezun olmasına rağmen; gerek eğitim süreci gerekse daha sonrasında gerçekleştirdiği çalışmalarda üçüncü boyutun olasılıklarını arayan ve kendini her zaman bir heykeltıraş olarak konumlayan Demirtaş’ın ilk dönemlerinde gerçekleştirdiği, gazeteleri PVC’yle kaplayıp katmanlardan oluşturduğu üç boyutlu yerleştirmeleri dönemi için öncü ve ses getiren çalışmalardır. 1987 yılında Mimar Sinan Üniversitesi tarafından gerçekleştirilen ve dönemin en yenilikçi çağdaş sanat sergisi olan “Yeni Eğilimler Sergisi”nde Başarı Ödülü alan sanatçı, 1989 yılında bir diğer önemli sergi olan “Günümüz Sanatçıları İstanbul Sergisi”nde Resim Heykel Müzesi Jüri Ödülü’nü kazanır.



Demirtaş’ın sürekli değişimi arayan yenilikçi sanat anlayışı 1997 yılında farklı makine parçalarını bir araya getirerek oluşturduğu hareketli heykeller dönemini başlatır. Hiçbir mühendislik eğitimi almayan sanatçının oldukça uzun süreçler gerektiren mekanik heykelleri, Türkiye’de kinetik heykel sanatının önemli örneklerindendir. Demirtaş’ın heykellerinin oluşum aşamasında kullandığı otomobil cam sileceğinden, bisiklet frenine değin uzanan hazır malzemelerin, sanatçının buluşu olan yöntemlerle bir araya getirilerek çarklar aracılığıyla hareketi sağlaması, 12. yüzyılda El Cezeri’nin robotlarından, 15 ve 16. yüzyılda Leonardo da Vinci’nin makinelerine ve 20. yüzyılda Jean Tinguely’nin kinetik heykellerine kadar uzanan bir yolculukta bilim ile sanat, teknoloji ile insan gibi ilişkiler üzerine yeniden düşünmemizi sağlar. Günlük hayatın hızı içinde yakalanamayan ve gittikçe mekanikleşen bir takım insani duygular, Demirtaş’ın mekanik heykellerinde adeta ağır çekime alınarak etkileyici bir gerçeklikle izleyiciye aktarılırken, heykeline can vermek isteyen Pygmalion efsanesinden beri süregelen ‘sanatçı ve yaratıcılık’ arasındaki ilişkiyi de gözler önüne serer.




Sanatçının son dönemde yaptığı çalışması "Çığlık" hakkında yaptığı açıklama ise şu şekilde:

“Benim çok iyimser bir sanatçı olduğumu düşünüyorlar ama ben aslında karamsarım. Bu heykelimi de karamsar bir şekilde yaptım. Dünyanın iyi gittiğine herşeyin daha güzel olacağına inanmıyorum” diyen Server Demirtaş, heykelin babasının hastalığının ağırlaştığı sıralarda ortaya çıktığını söylüyor ancak bu dönemde yalnızlaştırılan ve yalnız bırakılan yaşlılara da dikkat çekiyor ve heykelini onlara adıyor:

“Yaptığım bu iş sosyal medyada görünmesiyle herkes, salgınla, 65 üstünün hain bir şekilde solunum cihazsız ölüme terk edişleriyle ilgili sandı. Öyle değil çok kişisel, Üç ay önce babamın rahatsızlığı üzerine başladım bu işe. Babamın durumu giderek ağırlaştı bu süreçte. Bu heykel bu esnada çıktı. Salgına denk düştü. O ruha. Herkesin ayrıştırıldığı, bir şekilde dünyadan uzaklaştırıldığı bir dönemde yaşlılar hiç olmadıkları ve aslında unutmak zorunda oldukları yaşlarıyla bu dünyada geçirmiş yıllarıyla yalnız bırakıldı. Elbette onlara adıyorum bu heykelimi…”







Kaynak: www.bozluartproject.com, www.sanatatak.com

24 Ağustos 2015 Pazartesi

ESER VE SANATÇISI

Sanatçı sürekli bilinmeyenleri yüz yüze gelir ve onun bu yeni yüzleşmede getirdiği semboller yaşamın yeni görüntüsüdür. İçteki duyumların dışarı çıkmış imajlarıdır. Zaman içinde sanatçının sunduğu bu imajlarda da değişim olmuştur ve olacaktır. Önceleri sanat, zanaat kavramıyla bir tutulurken zaman içinde bu kavramların farklı olduğu anlaşılmıştır.

Uygarlığın gelişimi ile sanat alanlarında uzmanlara görülmüş ve sanatçı kavramı seramik sanatçısı, heykel sanatçısı, ressam gibi genel anlamlardan özel anlamlara kaymıştır.

Sanatçı biçimler, evreni yaratır ve söz konusu biçimlerde  sanattan doğmuş ya da ondan esinlenmişlerdir. Sanat olgusu, sanatçı yapıtı, toplumun gözlemci sistemi içinde oluşur. Venturu sanatı anlamanın yolu eleştiriden geçer Ortaçağ Avrupa'sında eleştiri teoloji ve felsefeye bağlıdır. "İnsan önem kazanınca eleştiride kendi özgürlüğünü ilan etmiştir." demiştir.

Sanatçılar diğer insanlardan farklı olarak kurgusal güç, duyarlılık, duygusal üstünlük, çağrışım zenginliği gibi özellikleri kendi yapıtlarında kullanırlar. Giorgio Vasari 16. yy.'da yaşamış o dönemin sanatçıları hakkında biyografik bilgiler veren onların eserlerini anlatan bir eleştirmendir. Daha öncede bahsettiğimiz Vasari yazdıkları sayesinde dönem sanatçılarını ve eserleri tanımak mümkün olmuştur. 

Sanatsal yaratma eylemine insanlık tarihinin her döneminde, neredeyse tanrısal bir yetenek gözüyle bakılmıştır. Sokrates güzelliği tanımlarken ideal sanatçının iyi ahlaklı olması gerektiğinden bahseder. "Güzel eseri ancak iyi ahlaklı olan yapar." der. Bu çağın koşullarında kilise için resim boyayan ressam ve çırakları için çok doğru bir yargıdır. Modern çağın oluşumlarından biri de kuşkusuz, sanatın din, dil, ahlak, felsefe gibi bağlardan kurtulmasıdır.

Jackson Pollock, coşkulu bir peygamber ya da trans halinde aziz gibi değil de yağmur duasına çıkan kabile büyücüsü gibi çalışır. Tuvalin çevresinde dolaşır elleriyle yaptığı hareketler bu hareketleri etkileyen bilinçaltı güdülerin katkısıyla aynı ölçüde, resmin içeriğini oluşturur. Topluma kazanımı olmayan bir sanat eseri bugüne kadar üretilmemiştir. Eser toplumun ortak değeridir. Korunması kamu yararı olandır. Tarihtir, kayıttır, belgedir. Bugünün toplumunda metadır. Bir eseri anlamak için dinler tarihi, dünya tarihi, keşifleri, ticaret, edebiyat, İncil, sanayi devrimi, ihtilal, teknoloji tarihi, psikolojik gelişmeler, savaş tarihi, arkeolojik kazıları, genetik araştırmaları bilmek bu dünya vatandaşı olmak ve kısaca tarihsel okuma bilmek gerekir.

Usta ressam bilir ki, bir sanat eserini ortaya çıkarmak önemlidir ama ondan da önemlisi hisler, duygular, gelenekler, protestolar, aykırılıklar ve sınırlardır. Bu soyut kavramlar da saklı sanatın gizemi ve insanın sınırlarıdır. Delacroix sanat, "renklerin, ışıkların gölgelerin bir düzene girmesinden doğan tablo adeta musikidir" der. Sanatçı toplumdan ve zamandan ayrı olarak hiçbir zaman düşünülemez.

Sanat eserinin sınırları nelerdir? Sanatçının duyguları, kendini ifade edişi, doğayı algılayışı, olaylar karşısındaki duruş şekli sanatını belirler mi?.. Sanatçı zekası, toplumsal ilişkileri, değişen dünya düzeninde eleştirmenle olan ilişkisi ve gerçekleri algılayışı sanatçının sahip olduğu sanatının boyutlarını şekillendirmektedir.

Her sanat eseri insan yaratısının açısından eşsizdir. Ama değerli midir? Sanatta gerçeklik olarak adlandırılan sanatın kendine özgü alanıdır. Nesneler, durumlar, duygular ve olaylarla ilgili harici ve bazen görüntüyle alakasız bir gerçeklik vardır. Sanat gerçeği, üzerinde parlayan tüm anlam ve duygu tonlarıyla birlikte, yalnız genel yönleriyle değil, canlı özgünlüğüyle de vermeye çalışır. Tıpkı Dali'nin "Yanan Zürafaa" adlı tablosunda olduğu gibi gerçeklik sanatında gerçekliğidir. Zürafanın yanması sanatın gerçekliğidir. Bu gerçeklik üzerinde sanal bir alem yaratılır. Sanat dünyasında her şey, her şeyle olur, düzlem hayal düzlemidir. Artık tuval üzerinde, heykel, rölyef, minyatür, mimaridir ve herkesin kabul edeceği kadar gerçektir. Bu gerçek abartılmıştır, formları değişmiştir, deforme edilmiştir, bazı yerleri stilize edilmiştir. Ama var olandır, yenidir ve doğanın yeni gerçeğidir.

Norbert'e göre müze bir botanik bahçesi gibidir, hiçbir zaman gerçek bir bahçe köşesi ya da doğanın bir parçası olamaz. Bizler bu bilinçle somutlaştırılmış müzeleri gezeriz. Müze ziyaretçisinin aradığı doğa değil doğanın abartılı, insana özgü yorumudur. Resimlerin yapıldığı yılların özellikleri, sanatçı üzerinde bıraktığı izler, toplumda herkesin çok iyi bildiği bir anlamı ve önemi olduğunu bize hatırlatır. (Lynton, 2005:55)

Kişisel duyarlılığından yola çıkarak, her sanatçı insan yaşamının bir görünüşünü yansıtır. Bir sanat eserinin değeri, betimlemesindeki doğrulukta değil, önüne çıktığı insanlarda uayndırdığı doğru etkisindedir. Picasso'nun bir tek doğrusu olsaydı, aynı temada yüz tablo yapılmayacaktı, Aslında yaşamın gerçeği sanatsal gerçekliğe sığdırılamayacak kadar derin, yüksek, geniş ayrıntılıdır. Bütün anlayışları, akımları kışkırtan, ortaya çıkaran da odur. Sanatlar yüzyıllardır onu görmeye, anlamaya, yorumlayama, aktarmaya çalışıyorlar. Bu amaçla çeşitleniyor, kendi içlerinde türlere ayrılıyor, dünyaya bin bir açıdan bakıyorlar. İnsanlar için önemi olan, duyguların derinliklerinden gelen içsel disiplinle, özgün, samimi bir dille sanat ile, sanat alanında gözlemciyle konuşmaktır. Sanat eseri bir varlıkta görülen ve işitilen ani, güçlü elle tutulmaz duyguları, zevkler haline dönüştürür ve kaydını mimariyle, müzikle, heykelle, edebi eserle, resimde tuval üzerine kurar. Sanat eserleri ressamın hayat anlayışını, etkilenişlerinin, zekasını, dönemini ve görüşleri resmeder. Sanatçı tarafından gerçekleştirilmiş imajları bize verir ve bizi gerçeğin görüntüsüne iknaya çalışır.

Sonuç olarak sanatçı, sanat tarihi ve eleştirmen farkında olsa da olmasa da, birlikte çalışır ve gelecek kuşaklar için envarter hazırlar. Bu envanter bize bir zamanlar sanatın ya da sanatçılar tarafından yaratılan dünyanın nasıl algılandığını gösterir. Sanat tarihi dünyayı anlamlandırır ve insanın sanat macerasını ortaya koyar. Sanat eleştirmeni sanatın tarihini açıklar ve yeni kuşaklara geleceği şekillendirmeleri için yeniden güç verir. Sanatçı ve sanat eseri arasındaki ilişkiyi anlamlandıran sanat tarihçileri ve sanat eleştirmenleridir. Duchamp "Sanatın kaynağını bulsak, buna yine de sanat eseri der miyiz?" diye sorar. Sanatın çok önemli yanı, doğanın ötesine geçmesidir. Bu sanat tarihinin evrensel zamanıdır. Her dönemde kendini yeniler. Sanat tarihi yazılması günümüzde eskiyle yeninin birlikte gelişip büyüdüğünü, sanatın geliştiğini göstermektir.

Sanat; insanın var olmakla, varlık olmak arasındaki hızlı koşusunu açıklayan bir klavuzdur. Uygarlık birbirini törpüleyen, yok eden, geçersiz kılan kurallar bütünüdür. Üstelik, sanat ve kültür alanında süregelen, geçerli olan kurallara rastlama olanağı yoktur. Değişen ve başkalaşan toplumla, gelişen insan kavramıyla birlikte dün bağlanılan, doğruluğuna yüzde yüz inanılan sanatsal ilkeler, kurallar da yerini yenilerine bırakır. Değişen doğanın ve sant tarihinin değişmeyen yasasıdır.




Kaynak: ARTİSTmodern - Mayıs'09 "Doç. Dr. Mutlu Erbay

14 Temmuz 2015 Salı

Şadi Çalık "Soyutu Bulmak"




ŞADİ ÇALIK VE SOYUTU BULMAK

Şadi Çalık heykelleri soyut konusunda çok erken dönemlerde ulaştığımız doruklardan birini temsil eder. Kaynağını Antik Yunan ve Mısır sanatlarında bulduğunu söylediği heykel çalışmaları, malzemesiyle bir hesaplaşmayı ifade ettiği gibi, dünyanın rasyonel alımlanışının da peşindedir.


Yonttuğu heykele duyduğu aşkla onun canlanmasını sağlayan Kıbrıslı heykeltıraş Pygmalionun hikayesi pek çok farklı yoruma konu olmuştur. Temelde bir dönüşüme denk gelen hikayenin merkezi sorunsalı, ilk bakışta sanat yapıtı üzerine bir meselmiş gibi görünür; sanatçı ve yapıt arasındaki ilişkide çözümlenmek istenir. Oysa Pygmalion, Afrodit hikayesinin bir parçasıdır sadece. Bu anlamda onu, güzel kavramı ve güzellikin oluşumuyla ilgili bir çerçeve içinde düşünmek gerekir. Zaten heykeltıraşın eylemine yakından baktığımızda, bunun bir ideyi/kavramı gerçeğe dönüştürmek/nesneleştirmek şeklindeki çok daha yaman bir problemle ilgili olduğu dikkat çekecektir. Bir kavram nasıl olur da gerçeklikte var olabilir ya da gerçekliğe karşılık gelebilir?

Heykel sanatı, içinde bulunduğumuz uzaya biçim vermek, onu hacimsel olarak, yer kaplamasıyla, dolulukları ve boşluklarıyla, sanatçının ve alımlayıcının dokunaçlarıyla yeniden var etmek anlamında düşünülürse, özne-nesne düalizmini dolaşan bir Demokles kılıcı niteliği kazanır. Kandinskinin, Sanatta Ruhsallık Üstüne kitabında yer alan, Sanatların çağlar boyu süregelmiş olan ilişkisi dışsal formlarla değil, anlamladır. yorumu herkesten çok heykeltıraşı bağlayıcı bir niteliğe bürünür. Uzay nasıl olacak da anlama bürünecektir?



"ODTÜ Atatürk Anıtı"



SOYUTU KURMAK

Her ne kadar, heykel alanına uzakmış gibi dursa da, bunun yanıtı soyutun doğru şekilde kavranmasından geçer. Sanat alanında anlam sorunsalının çözüm yeridir soyut. Bunun anlaşılabilmesi, öncelikle örgün eğitimimiz boyunca bize dikte edilmiş kötü kavramlaştırmalardan kurtulmayı gerektirir. Ne yazık ki birçok sanatçı ve -daha da kötüsü-  sanat tarihçisi, beş duyu organımızla tanımlayamadığımız şey olarak bilirler ve sanat alanına dış dünyada karşılığı olmayan, duygularla ilgili vb. Şekillerde tercüme ederler soyutu. Böyle anlaşıldığında ise, soyutun kavramla buluşması, anlamın kurucu öğesi olarak değerlendirilip yorumlanması olanaksız hale gelir. Soyut çalışan sanatçılar da, iki anlaşılmazlık bulutu arasında kaybolup giderler; ya melankolik bir biçimde içindekini betimliyora meyledilir ya da her yaptığı da sanat oluyor bunlarına dönüverir algı. Hele de söz konusu olan heykel olduğunda, bu garip yorumlar, murcu, çekici bırakıp koşar adım kaçıp uzaklaşmasına yol açar sanatçının. Tek tek şeylerin tümel bir kategori altında ifade edilmesidir. Kelimenin kökeninde yatan ayırt edilme, bir şeyden alınıp çıkarılma bir indirgeme gibi anlaşılmamalıdır. Aksine, bir şeyin ilineklerinden sıyrılarak öz olarak ortaya konmasıdır. İnsanlık teriminde olduğu gibi, insanlardan doğmasına karşın artık tek tek onlarla ilgisi olmayan, ama yine de onların genelini tanımlayan olgular soyutu ifade edebilir. Dolayısıyla insanın tüm kavramsal cephaneliği soyutlama edimi tarafından kurulmuştur. Bununla birlikte soyutlama ile soyutu da birbirinden ayırt etmek gereklidir. Biri bir edimi ifade ederken, diğeri doğrudan kavramın kendisini oluşturur. Sanatlar için bu ayrım kritik önemdedir, çünkü zaman içinde iki sözcüğün kazandığı anlam; figüratif olandan yol çıkarak biçim bozmalarla oluşturulmuş ile hiçbir figürü betimlemeyen, dolaysız kendiliği ifade eden olarak ayrışmıştır. (Burada dikkat edilmesi gereken bir başka nokta, figür sözcüğü yerine nesnenin tercih edilmemiş olmasıdır. Keza figürden ve onun temsilinden uzak durabilmesine karşılık, bir özne için bilgi objesi olma anlamındaki nesneden kaçamaz soyut sanat; nesnesiz değildir. Yalnızca zihinsel bir nesneye karşılık gelir bilgi objesi.)

Tarihsel birtakım nedenlerden dolayı, ülkemizde heykeltıraşla soyutun buluşması sıkıntılı olmuşsa da çok önemli heykeltıraşlar yetiştirmiş olduğumuzu söyleyebiliriz. (Belki de bize rağmen yine de yetişmiştir onlar diye düzeltmek gerek buradaki ifadeyi).

KİBRİT KUTUSU VE ÜÇGEN

Şadi Çalık heykelleri soyut konusunda çok erken dönemlerde ulaştığımız doruklardan birini temsil eder. Kaynağını antik Yunan ve Mısır sanatlarında bulduğunu söylediği heykel çalışmaları, malzemesiyle bir hesaplaşmayı ifade ettiği gibi dünyanın rasyonel alımlanışının da peşindedir. 1950li yıllarda yaptığı ilk soyut heykelleriyle nesnel dünyanın peşinde olduğunu söyler sanatçı. Siren Çalık, İş Bankası Yayınları arasından çıkan retrospektif sergi kitabında bunu, Şadi Çalıkın  heykellerindeki üçgen kurguya atıfla anlatılır. 1952 yılına tarihlenen Uçan Formun pek güzel gösterdiği bu üçgen yapı, dış dünyanın fiziksel gerçekliğinin soyut bir formda betimlenmesidir. Uçanın bir kuş değil bir form olduğunu gösterir bize.

Matematiksel bir gerçeklik olarak üç noktadan bir düzlem geçer tanımının fizik dünyadaki yorumunu aramaktadır Şadi Çalık. ODTÜ Fizik Bölümü Üçlü Amfinin ortasına dikili bulunan heykeli bunun en güzel örneklerinden biridir. Çağlar boyunca ocaklarda ateş pişirmek için kullanılan sacayaklarında kullanılan, mitolojide Apollonun kahinlik yapmak için kullandığı formun bir uzantısıdır bu heykel. Altı metrelik boyuyla iki kat arasında üç nokta üzerinde yükselen soyut heykel, nereden bakarsanız bakın sürekli dönüyormuş izlenimi verir. Bir yüzde bakır, öbür bir yüzde çelik kullanılarak yapılmış heykelin doğal renkleri de bu hareket duygusunu destekler. Her gün heykelin çevresinde dönenler çok daha iyi anlarlar bu duyguyu. Yer değiştirmenin/hareket olgusunun kavramsallaştırılmış halidir Çalıkın heykeli. Aynı duyguyu İstanbu Merterdeki Vakko Genel Müdürlükler Binası için yaptığı heykelinde, bu kez yüzeylerin yer değiştirmesinde hissedebilirsiniz.


"Soyut Heykel - 1969" (Türkiye'de mimari içinde yer alan ilk soyut heykeldir.)


Galatasaraydaki, İstiklal Caddesinin simgesi haline gelmiş bulunan 50. Yıl Anıtı ise, soyut konusunda ulaşılmış yetkinliği gösterir. Türkiye Cumhuriyeti devrimlerini ve ilerlemeye olan inancı simgeleyen heykel, adeta yerin altından gelen bir gücün etkisiyle diyagonal bir biçimde gökyüzüne sıçramaktadır. Necati Cumalı Etiler Mektupları adlı kitabının Şadi Çalıkın ölümü üzerine kaleme aldığı denemesinde, bu heykelin adeta çıkış mottosunu verir bize: Kalabalık figürler ile eşya bir romanın sayfalarındaki gibi uyu içinde akarlar. Her figürü canlıdır. Yüzeyler en aza indirilmiş, duyarlı bir elin geçtiği yalınlık kazanmışlardır. Bir konuşmamızda, en güzel heykel kibrit kutusudur, kibrit kutusunu ilk yontan insanın yaratıcılığına erişmek isterdim. demişti.


"50.Yıl Heykeli"


Gerçekten de kibrit kutusunda tutuşmayı bekleyen çöplerin birbirinin önüne atılışlarına benzer 50. Yıl heykeli. Soyutlama gücünü de bu metafordan alır. Birbirine benzeyen yüzleriyle, bağımsızlık ve kardeşliğe duydukları inançlarıyla öne atılan Anadolu halklarının devrim coşkusu, hiçbir figüre gereksinim duyulmadan bu soyut form içinde bir araya getirilmiştir.

SOYUT HEYKEL VE MİNİMUMİZM

1957 yılında Amerikan Haberler Bürosunda açılan bir karma sergide yer alan Minimumizm adlı heykeli ise, Minimalizm akımından çok daha önce, heykeltıraşın soyutla ulaşılacak yalınlık konusunda ulaştığı noktayı simgeler. Çizginin mekan içindeki değerini göstermek amacıyla yaptığını söylediği Minimumizm, onun zaman zaman resimle de buluşan kompozisyon anlayışını özetlemesi bakımından ilgi çekicidir: Tek bir çizgi heykel olarak bir mekan yaratabilir. Canan Beykal da 13 Ekim 1994 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan yazısında, Çalıkın bu öncü yönünün altını çizer; sanatçının heykelle birleşmiş ses enstalasyonu gibi düşünceleri olduğundan söz eder. Soyut çalışmalarının yanı sıra, soyutlamaları da pek çok çağdaş sanatçıdan daha taze bir soluk taşır Şadi Çalıkın. İstanbul Resim Heykel Müzesinde bulunan Vietnam heykeli, Karaköydeki Ziraat Bankası Genel Müdürlüğü kapısı gibi çalışmaları figürü kavramsal düzeye yakınlaştırmanın, kavramla nesnesini yeni bir sentez içinde değerlendirmenin örnekleridir. Dönemin sanat anlayışı yüzünden istediği projeleri çoğu zaman gerçekleştiremeyen, kazandığı yarışmalarda maket aşamasında kalmış pek çok çalışması bulunan bu büyük heykeltıraş, yine ODTÜ yerleşkesine yaptığı Atatürk heykeliyle anıt konusunda ülkemiz için en güzel örneklerden birini verir. Bir noktadan fışkıran çalılar gibi küçük bir tepenin üzerine yerleştirilmiş olan bu kütlesel heykel, anıt heykellerin bir şablonmuşçasına birbirini tekrar etmeyebileceğini, yeni bir form arayışını da içine alacak şekilde yorumlar yapabileceğini ispat etmektedir.

Soyut, insanın zihinsel yetileriyle kendine verili gerçekliği dönüştürme gücünü anlatır. Bu gücün kurucu doğası, bugün bildiğimiz dünyayı yaratarak insanı diğer tüm canlılardan ayırmaktadır. İnsan soyutlayan canlıdır. Heykeltıraş da, zihnin dünyayı biçimlendirdiği yerde durup Pygmalionun peşinde olduğu dönüşüm anının heyecanını en derinden duyma şansına kavuşmuş kişidir.


"Kapı-1970"



Kaynak: Barış ACAR Artist Dergisi 2008, Eylül sayısı


24 Nisan 2015 Cuma

“Ressam ve Resim: Mehmet Güleryüz”

9 Ocak - 28 Haziran 2015 tarihleri arasında İstanbul Modern'de açık olan Mehmet Güleryüz'ün sergisi hakkında bilgi vermeden önce sanatçımız Mehmet Güleryüz kimmiş onu öğrenelim istedim. Keyifli okumalar..:)



1938 yılında İstanbul’da doğdu. 1958’de girdiği İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’nü 1966’da birincilikle bitirdi. Oyunculuk öğrenim sürecini akademiye paralel olarak farklı “aktör stüdyo” larda ve önemli amatör tiyatolarda geliştirdi 1963 yılında Asaf Çiğiltepe’nin yönettiği Arena Tiyatrosu’nda profesyonel oyunculuk kariyerine başladı. Desen ağırlıklı ilk kişisel sergisini 1963 yılında açtı. 1970-75 yılları arasında devlet bursu ile gittiği Paris’te Yüksek Resim ve Litographie ihtisası yaptı. 1971’de Paris’te ilk heykellerini yaptı ve Pont des Arts da ki perfomansını gerçekleştirdi. 1975-80 arası İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü'nde ders verdi. 1980 yılında bu görevinden istifa ederek 1980-84 arası New York’a yerleşti. Brüksel'de 1984 süresince gerçekleştirdiği heykel ve gravürlerini Galeri 2016’da sergiledi. 1985’de İstanbul’a döndü. 1985’den 2000’e kadar BİLSAK’da kendi adını taşıyan atölyede sanat eğitimi verdi. 1986’da “Kalın” adlı sanat dergisini yayınlamaya başladı. 1988’de Galeri Nev tarafından organize edilen 25 yılı içeren retrospektif sergisini Nan Freman’ın metnini yazdığı kitap eşliğinde İstanbul’da açtı. 1989-92 yılları arasında Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği Kurucu Başkanlığı’nı üstlendi. 1990-95 yılları arasında Votre Beauté Dergisi “Güleryüz’lü Sohbetler” başlığı altında röportaj dizisini sürdürdü. 1991’de Ankara Shearaton Oteli Atrium mekanında kalıcı olarak sergilenmek üzere 14 resimden oluşan “Karşı Rüzgar” serisini gerçekleştirdi. 1992’de Bilkent Üniversitesi'nde misafir öğretim görevlisi olarak ders verdi. 1992’de Polat Rönesans Oteli Lobisi için 7 parçadan oluşan resim serisini gerçekleştirdi. 1995’de “Bosna için İnsanlık Girişimi” hareketi ile işgal altındaki Bosna’yı ziyaret etti. 1998-2001 senelerinde İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda “Bir Küçük İş İçin Yaşlı Bir Palyaço Aranıyor” adlı 3 kişilik oyunda “Pepino” karakterini oynadı. Aynı oyunla Devlet Tiyatroları’nın Duisburg ve Dusseldorf’daki turnelerine katıldı. 2000 yılında tekrardan Türkiye Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği Başkanlığı’na, 2001 yılında Doğu Avrupa Başkanlığı’na, 2002 yılında birleşen IAA Avrupa 2. başkanlığına ve IAA Dünya Yönetim Kurulu üyeliğine seçildi. 2003’de Yapı Kredi Kazım Taşkent Galerisi’nde 40 yıl desen retrospektifini gerçekleştirdi. Yıldız Teknik Üniversitesi Birleşik Sanatlar Programı’nda 2003 -2005 yılları arasında ders verdi. Ayrıca kendi özel sanat atölyesi derslerinin yanısıra, 1999’dan bu yana, Bilgi Üniversitesi Tasarım Kültürü ve Yönetimi Sertifika Programı’nda da ders vermektedir. 2005 yılında Avrupa Genel Kurulu’nu İstanbul’da organize etti. 2005’de Beijing’de gerçekleşen 16. IAA Dünya Genel Kurulu’na ve 2. Beijing Bienaline, IAA Türkiye temsilcisi olarak katıldı.2007 yılında Yapı Kredi Kazım Taşkent Galerisinde ‘Oradan Oraya’ retrospektif-heykel sergisini gerçekleştirdi.2008 yılında Ankara Galeri Nev’de Nan Freeman’ın ikinci kitabı eşliğinde ‘Elli Yıl Sanat’ sergisini gerçekleştirdi. 15 Ocak 2009’da İş Bankası tarafından hazırlanan 50. Yıl Retrospektif sergisini Wendy Shaw’ın metnini yazdığı kitap eşliğinde Kibele Sanat Galerisi’nde gerçekleştirdi. 2009 Mardin Güncel Sanat Sergisine yine 2009’da 9. Contemporary Shanghay Art Fair’a , İstanbul Contempo’09 a 2’şer yapıtıyla katıldı.


                                "Karşı Rüzgâr"                                                                         "Denizci"


Mehmet Güleryüz Retrospektifi
9 Ocak- 28 Haziran 2015

İstanbul Modern’in düzenlediği “Ressam ve Resim: Mehmet Güleryüz Retrospektifi”, sanatçının 1960’lı yıllardan 2010’lu yıllara uzanan kariyerinin bir dökümü niteliğinde. Sergi, Güleryüz’ün resimden desene, heykelden gravüre, tiyatrodan performansa uzanan zengin ifade arayışının gelişim ve dönüşümüne ışık tutuyor.

Eleştirel ve dışavurumcu üslubu ile yarım yüzyıldır Türkiye sanat sahnesinde kendisine özel ve ayrıcalıklı bir yer edinen Mehmet Güleryüz’ün sanatının merkezini insan ve onu çevreleyen sosyo-politik koşullar oluşturuyor. 1938 yılında doğan sanatçı, figür temelli çalışmalarıyla Türkiye’deki sosyo-kültürel ve politik dönüşümün insanlar üzerindeki etkilerini eleştirel ve ironik bir dille dışavuruyor. Aile sevgisi, kadın-erkek ilişkileri, doğa ve canlılar, görsel ve sözel kültürü etkileyen tüm süreçler resimlerinde birer insanlık gerçeği olarak tanımlanıyor. Sanatçı izleyicisini tıpkı kendisi gibi tavır almaya ve yaşanan süreçlerle yüzleşmeye davet eden bir anlayışla sanat üretiyor.

1960’lı yıllarda Devlet Güzel Sanatlar Akademisinde eğitim gören, 1970’li yıllarda Paris sanat ortamında gerçekleştirdiği happening’leriyle adından sözettiren, 1980’li yıllardan itibaren tekrar Türkiye sanat sahnesinin güncel dönüşümünde etkin rol üstlenen Güleryüz’ün sanatı, bir sanatçının kendine ait üslubunu nasıl varedebildiğine dair sıradışı bir gelişim gösteriyor. Aktif bir tiyatro oyuncusu olarak sahneye çıkan sanatçının tiyatro ile görsel sanatlar arasında kurduğu yakın bağ, disiplinlerarası yaklaşımın en ilginç örneklerinden birini oluşturuyor.

Toplumsal bir sürece ait olan Mehmet Güleryüz’ün sanatı, gündelik algılardan, bilinen ve yerleşik duygulardan hareket ediyor; bu nedenle her çalışma kendi zamanının güncel tarihine referans veriyor. Güleryüz’ün sanatı neredeyse 60 yıldır kendi çizdiği yoldan ilerliyor, zenginleşiyor ve gelişiyor. Çizgi ve desen konusunda kendine özgü bir karakter ve üsluba sahip sanatçı için desen sadece resmin bir altyapı unsuru değil, başlı başına bir sanat dilidir. Güleryüz’e göre desen; hayata tutunma, nefes alma, varoluşunu kutlama kadar kendisine yakın bir varlıktır. Desen ve resimlerinin üç boyutlu, fiziki dünyadaki yansımaları konusunda da sayısız çalışma gerçekleştiren Mehmet Güleryüz, 1970’li yıllardan bugüne heykel sanatına dair önemli araştırmalar ve örnekler vücuda getirdi. İnsan ve heykel arasındaki ilişkiyi merkez alarak figürlerinin üç boyutlu dünyadaki izini sürdü.

Sergi, sanatçının 1960’lardan itibaren desen, resim, heykel, gravür, porselen üzeri boyama, performans gibi alanlarda gerçekleştirdiği üretimleri bir araya getiriyor. Kronolojik bir akışla sunulan sergi, bir ressamın iç dünyasını anlamaya yönelik kendisinin kaleme aldığı metinlerle zenginleşiyor. Ressam ve resim arasındaki tutkulu ve derin bağı görünür kılan 150’ye yakın yapıt ve multimedya sunumlarıyla canlandırılacak 300 civarındaki desene yer veren sergi ayrıca, sanatçının tüm dönemlerini, hayat hikayesini, içinden geçtiği farklı koşulları ve hakkında yazılanları bir araya getiren zengin bir biyografi duvarıyla 1960’lı yıllardan bugüne Türkiye sanat ortamının kişisel bir hikayesini de görünür kılıyor.

Küratör: Levent Çalıkoğlu

Asistan Küratör: Senem Kantarcı




Kaynak: www.mehmetguleryuz.com/tr - www.istanbulmodern.org/tr


'Alberto Giacometti' Kimdir?




Alberto Giacometti, 10 Ekim 1901 tarihinde Canton Grigioni’deki Stampa Kasabasında dünyaya geldi. Ba­bası, ressam Giovanni Giacometti; annesi Annetta Stampa’dır. Alberto, dört kardeşin – Diego, Ottilia, Bruno – en büyüğüdür.

Sanatçının çocukluğu, Val Bregaglia’nm küçük köyünde yüksek ve ince çam ağaçları, taşlar, arkadaşlar ve canlı renkli tablolar arasında geçti. Alberto, genç yaşta mesleğini öğrendi ve 1913 yılında «Masanın Üzerindeki Elmalar» adlı ilk yağlıboya tablosunu yaptı, bir yıl sonra da «Diego’nun Kafası» adlı ilk heykelini meyda­na getirdi.

Giacometti, o yıllarda yaptığı tabloların motiflerini masal, aile sahneleri, asker ve at temalarından almak­taydı. Daha sonraki yıllarda gerçek aile ve arkadaş portreleri ve peyzajlar yaptı.

1915 yılında Schiers Koleji’ne giren Giacometti, 1919’a dek burada öğrenim gördü. Ancak, bu arada resim çalışmalarını bir kenara bırakmayıp çeşitli tablolar da yaptı. Kolejdeki öğrenimini tamamladıktan sonra kısa bir süre Cenevre’deki Sanat ve Meslekler Okulu’na devam etti. 1920 yılında İtalya’ya gitti. Resim ve ressamlar hakkındaki bütün bilgisine rağmen Venedik’te Tintoretti, Padova’da Giotto, Assisi’de de Cimabue’nin sanatı karşısında şaşkına döndü. Roma’da akrabalarının yanma yerleşen sanatçı, sabahtan akşama dek şehri dolaşarak eserlerine yeni manzaralar keşfetti.

Sanatçı, bir süre sonra Paris’e döndü. 1 Ocak 1922’de Grande – Chaumière Akademisi’nin heykeltraşlık kurs­larına yazılarak Bourdelle’in sınıfına devam etti. Sanatçı, bu arada babasının kendisine gönderdiği çok az miktardaki parayla yaşıyor ve Akademi’den çıkınca bir otelde çalışıyordu.

1925’de ilk atelyesini açtı. İki yıl sonra atelyesini Hippolyte Maindron Sokağı’na nakletti. Bu devrede arasıra Lipchitz’e gitti. Sanatçı, sık sık arkaik veya primitif sanatla, kübist sanatı incelemek için birçok müze ve gale­rilere gidiyordu.

Giacometti’nin Fransız kültürel sanat hayatına atılışı 1928 yıllarında Madam Bucher’nin galerisinde iki hey­kelini – bir baş ve bir figür – sergilemesiyle başlar. Sanatçının bu iki yapıtı koleksiyoncular ve diğer sanatçı­lar tarafından büyük ilgiyle karşılandı. Birkaç ay sonra Masson, Leiris ve Desnos, Limbour, Miro, Calder gibi sürrealistlerle tanıştı. Henüz hiçbir yapıtını satmamış olan sanatçı, üç yerden teklif aldı ve sonunda Pier­re Loeb’in Galerisi ile bir yıllık anlaşma imzaladı. Burada Miro ve Arp’la birlikte eserlerini sergiledi. Bir sü­re sonra bazı nedenlerden dolayı galeriden ayrılarak kardeşi Diego ile süs eşyası yaparak para kazanmaya başladı.

Bu arada Giacometti’nin eserleri sürrealistlerin dikkatini çekti ve kendisini gruplarına davet ettiler. Sa­natçı bu çağrıyı kabul ederek sürrealistler grubuna dahil oldu ve Aragon, Breton, Eluard, Dali, Ernst’le çalış­maya başladı. Sanatçıların bu beraberliği 1935’e dek sürdü.

1935 – 1945 yılları arasında Giacometti’nin sanat yaşamında iki bölüm görülür: 1935-40 yılları arasında mo­delden esinlenerek, 1940-45 yıllarında ise hayal gücüyle yapıtlar verdi. Aynı yıllarda modem realist Balthus, Gruber ve Derain’le de arkadaşlık kurdu.

Sanatçı, Savaş sırasında 1942 yılına kadar Paris’te kaldı ve günlerini Picasso ve Sartre’la beraber geçirdi. Giacometti ile Sartre arasında gerçekten büyük bir arkadaşlık doğdu. 1942-1945 yılları arasında İsviçre’ye dönüp daha önceki yıllarda her yaz gitmeyi adet edindiği Cenevre’ye yerleşti Burada Annette Arm adında bir genç kıza rastlayarak 1949 yılında evlendi.

Sanatçı, Savaş bitince tekrar Paris’e dönerek yoğun çalışmalarına başladı. Giacommetti, on yıllık bir çalış­ma ve deneylemelerden sonra istediği görüş şeklini elde etti. Sanatçının eserleri Paris gibi dünyanın bütün sanat çevrelerinde, New York, Milano, Londra, Zürih’te tanınıyor, büyük bir ilgi ile karşılanıyordu 1962 yı­lında, iki yılda bir tertiplenen Venedik Uluslararası Resim ve Heykel Sergisi’nde büyük ödülü kazandı. He­men bir yıl sonra yani 1963’de aldığı New York Guggenheim ödülü sanatçının başarılarının ispatlarıydı.

Giacometti, bu denli üne kavuşmasına rağmen kendi geleneklerinden vazgeçmedi. H. Maindron Sokağı’ndaki küçük atelyesinde öğleden sonralarını heykellerine, gecelerini resimlerine ve akşamlarını arkadaşlarına ayırarak yaşamına ve çalışmaya devam ediyordu. Sartre, Genet, Leiris veya Yanaihara gibi arkadaşları kendi­sine model; Caroline gibi modeli de kendisine arkadaş oluyordu.

Ömrünün son yıllarında doğduğu kasaba olan Stampa’ya sık sık geziler yapan sanatçı, 1966 yılında hayata gözlerini yumdu.
































Kaynak: www.ressamlar.gen.tr