İzleyiciler

turkish artist etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
turkish artist etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Eylül 2019 Perşembe

CANAN "Muhabbet & Kehanet & Saadet"

Uzun bir aradan sonra mutlu bir merhaba..:) Eğitimim dolayısıyla oldukça uzun ara vermiştim ama tatlı bir mezuniyet sonrası artık dönmenin vakti geldi diye düşünerek heyecanla açtım yeni sayfayı. :) 2019'un ilk yazısını paylaşacağım için fazlasıyla mutluyum.. Ara verdiğim dönemde paylaşabilmek için oldukça çok şey biriktirdim. Çok kitap okudum, yeni sanatçılar keşfettim. Hepsini bir anda paylaşmak istememe rağmen yavaş yavaş yazacağım..:) İlk paylaşımım tabiki sergilerden olacak ki kimse tarihleri kaçırmasın. 


4 Eylül itibariyle Daire Sanat'ta CANAN'ın "Muhabbet & Kehanet & Saadet" isimli sergisi konuk oldu. CANAN’ın daha önce sergilenmemiş “Muhabbet Serisi” ve “Sevişgenler (Aşıklar) Serisi”nden eserleri ile “Striga” isimli eserini izleyici ile buluşturuyormuş.




Canan, Muhabbet Serisi, İkizler, 2019.


Muhabbet, gönülden gönüle akan, karşılıklı olarak iletişimden keyif alınan, insanlar arasındaki bir çeşit gönül dilidir. Sergi içinde yer alan yapıtlar, sanat ile izleyici arasında semboller diliyle, sezgisel olarak güzellikler dilini kurar. Semboller, zaman zaman farklılık gösterse de çoğunlukla zamansız, coğrafyasız, doğanın güzellikler dili ile insanlar arasında kurulan ortak dilin kendisidir. Şiirde, şarkıda, TV’den izlediğimiz filmlerde, dizilerde, yastık yüzlerimizde ev dekorasyonumuzda hatta telefonumuzun emojilerinde ve sanatın her dalında yaşama dair insani duyguların, kelimelerin ve kavramların yeterli olmadığı yerde, sezgisel olarak karşılıklı iletişimde gönül dilini kurar. Gönül kelimesi yalnızca Türkçe olup, ruh ve kalbin birlikteliği anlamına gelir. Bir çeşit gönül dili olan sanatın, ortak bir dil olmasını da bize kolayca açıklar. Gönül dili, sezgilere bağlı olduğu için çoğunlukla sembollerle derdini anlatır. Orhan Veli’nin söylediği gibi kelimelerin kifayetsiz kaldığı anda imdadımıza yetişir. Birine telefonun sohbet odalarında sevdiğimizi söylemek istediğimizde "seni seviyorum" un bıraktığı his başkadır, yanına gül emojisi ve iki şampanya kadehi konmuş “seni seviyorum”un bizde yarattığı his bambaşkadır. Gözlerin ne güzel demek yerine ceylan gözlüm, selvi boylum deriz. Kısrağım, aygırım diye tanımladığımızda sevdiceğimizi, şehvetimizi saklamak mümkün değildir. Domuz gibi inatçıyızdır mesela, deniz mavisi gözlerimizde derinlere dalmak ister nartanemiz, nurtanemiz. 




Canan, Muhabbet Serisi, Cinler, 2019.



Sergide yer alan "Muhabbet" serisi insanlık tarihinin başlangıcından günümüze, evrimsel süreçten bize kalan kolektif bilinçaltımızdaki hafızanın, sembolleri güzellikler diline çevirdiğinin bir kanıtıdır. Keçi bedenli insan başlı yaratıklar, ejderhalar, yılan bedenli kadınlar, cinler, tanrılar ve tanrıçalar aslında hep evrimsel sürecin ve doğanın bize bıraktığı genetik mirasın, sembollerin gizemli dilinden, güzellikler diline dönüşümünün yansımasıdır.



Canan, Sevişgenler Serisi, Sonsuz Aşk, 2019.


Sergide yer alan Striga "cadı otu" da yine semboller diliyle izleyiciyle muhabbet eder. Striga, konusunu arkaik dönemde yer alan Nemesis tanrıçasından alır. Nemesis bazı kültürlere göre uğursuzluk tanrıçası iken bazı kültürlere göre uğur tanrıçasıdır. Kehanet küreleri şeklinde kurgulanmış yapıt, herkesin kendi geleceğinin kehanet tanrıçası olduğunu iddia eder. Bir yanı ile uğur ve uğursuzluk tanrıçası olması bu yüzdendir. Nemesis dişil bir tanrıça olarak aslında zihnimizin bilinçaltını sembolize eder. Sağ tarafımız dişil enerjiyi taşıyan bilinçaltı, sol tarafımız eril enerjiyi taşıyan bilincimizdir. Bİlinç ve bilinçaltı geleceğin yaratılışında ortak çalışır. Bu yüzden kehanet tanrısı ve tanrıcası bizzat zihnimizin kendisidir. Pozitif baktığımızda kendimizi koşulsuz sevip, kendimize güvendiğimizde arzularımızın ve hayallerimizin gerçekleşmemesi için hiçbir sebep yoktur. Çelişki ve şüphe hayatımızdan uzaklaştığında geçmişin deneyimleri ve gelecek tahayyülleri ile şimdiyi oluştururuz. Bilinç ile kurulan hayaller ve hatırlanan deneyimler her birimizi birer Nemesis tanrıçasına dönüştürür ve hayallerimizin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğine bizi inandırır. Bu yüzden geleceğimizi yaratan uğur tanrısı ve tanrıçası bizzat zihnimizdir. Kimse bir başkasının geleceğini okuyamaz, bilemez, öngöremez. Fal, büyü ve hatta astroloji arkadaş toplantılarında eğlence amaçlı ve birbirine moral verdiği sürece hayatın zenginliğidir. Ciddiye almamız gereken başkasının sözleri değil, tam tersi hayallerimizin ve arzularımızın ulaşılabilir olduğuna dair kendimize olan tam inancımızdır.



Canan, Sevişgenler Serisi, Kerem ile Aslı, 2019.


Sevişgenler (Aşıklar) Serisi ise tüm bu muhabbet ve olumlu kehanetler, hayaller sonunda saadetin karşılığıdır. Muhabbetle, ortak kurulan hayallerle, huzurun, şevkatin, merhametin, arzunun ve hatta şehvetin karşı konulmaz, büyük bir özlem ve hasretle tüm hayatımız boyunca aradığımız aşkın tam karşılığıdır. Sergide yer alan sevişgenler serisi her biri cenneti andıran doğa tasviri içinde birbirine aşık, kuytu köşelerde arzu, şehvet, şevkat ve merhametle sevdiceğiyle sarılan, öpüşen koklaşan çiftlerden oluşur. Cennet tasviri bir bakıma imajinasyon dünyamızda ait olduğumuz yeryüzünün, çiçek ve hayvanlarla bezenmiş doğa tasviridir. Cennet bizim için yeryüzüdür, üzerine bastığımız topraklardır. Öldükten sonra değil, tam tersi soluk aldığımız, etimiz kemiğimiz ve sevdiceğimizle saadet içinde yaşadığımız yerdir.


04 Eylül - 03 Kasımları arasında devam edecek bu sergiyi kaçırmayın :)




Kaynak: https://www.artkolik.net

11 Ocak 2017 Çarşamba

"İKİ DÜNYA ARASINDA" FEYHAMAN DURAN

"1914 Kuşağı, Türk İzlenimciler veya Çallı Kuşağı" olarakta bilinen grubun önemli üyelerinden biri olan Feyhaman Duran, Türk resim sanatının gelişimine büyük katkıda bulunmuştur. "Feyhaman Duran, İki Dünya Arasında" isimli sergiye Sakıp Sabancı Müzesi 15. yılında ev sahipliği yapacak. 12 Ocak 2017 - 30 Temmuz 2017 tarihleri arasında sanatçının eserlerini görmek mümkün olacak. Ben heyecanla yarını bekliyorum, siz de imkanınız varsa kaçırmayın derim..:)



"Osmanlı İmparatorluğu’ndan Cumhuriyet’e geçiş sürecinin izlerini yansıtan sanat pratiğinin izinde söz konusu dönemin tüm çatışma ve gelişmelerini gözler önüne seriyor. Çöküş yıllarını yaşayan bir imparatorluktan, sanat dünyasının beşiği Paris’e giden, sonrasında yurda gelişinde ise kendini keskin bir dönüşümün ortasında bulan Duran’ın, bu yolculuklarının, sanatını nasıl şekillendirdiğini yansıtıyor." (SSM)

FEYHAMAN DURAN HAYATI

Feyhaman Duran 17 Eylül 1886 tarihinde İstanbul’un Kadıköy semtinde doğmuştur. Babası Şair Süleyman Hayri Bey, annesi Fatma Hanım’dır. Annesi ve babasını küçük yaşta yitiren Duran, annesinin vasiyeti üzerine Hadikat-ül Maarif’te başladığı eğitimini Galatasaray Sultanisi’nde sürdürmüştür. Dedesinin ileri yaşı nedeniyle kendisiyle yeterince ilgilenememesi üzerine okul müdürü Abdurrahman Şeref Bey’in himayesinde yaşamını ve eğitimini sürdürmüştür. Okulda Hüsn-i Hat derslerinde başarı gösteren Feyhaman Duran, bir yandan da tarama mürekkebi, çini mürekkebi ve yağlıboya ile resimler yapmaya başlamıştır. 

Feyhaman Duran, Galatasaray Sultanisi’nin altıncı sınıfını 1908 yılında tamamladıktan sonra Bâb-ı Âli’de kâtip olarak işe başlamıştır. Burada yaşadığı bazı anlaşmazlıklardan dolayı görevi bırakmış, Galatasaray Sultanisi’nde güzel yazı hocalığına başlamıştır.

Sanatçı okul çağlarında bile sağlam bir desen yeteneği ile gerçeğe uygun portreler yapmıştır. Feyhaman Duran’ın, bu yeteneğini salt fizyolojik benzetme değil, bir anlam aktarabilmek için amacıyla kullandığı düşünülmektedir. Yaptığı portreler fotoğrafik görüntünün dışında, kişinin iç dünyasını da yansıtmaktadır. Hızlı çalışma yöntemi sayesinde, portre taslaklarını birkaç seansta adeta bitmiş birer tablo haline getirebilecek kadar yetenekli olduğu ifade edilmiştir.

Gençlik dönemi portrelerinde, genel fiziksel görüntünün yanında, şapka, saç modeli gibi bazı ayrıntılara da dikkat etmiştir. Resimlerinde, modelin giysi ve aksesuarları yüz hatlarıyla aynı değerde işlenmiştir. Daha sonraki dönemlerinde ortaya koyduğu eserlerinde bu tür ayrıntıları, portrenin özünün öne çıkmasını engellediği düşüncesiyle nispeten arka planda bıraktığı izlenimi doğmuştur. Portrelerinin çoğu, “büst portre” şeklindedir. 

Feyhaman Duran’ın peyzajlarında konu, sanatçının üslubunu belirlemiştir. Anadolu’da gerçekleştirdiği gezilerde yaptığı resimlerinde dikkat çeken önemli bir özellik; konu, yaşam ve görünüm değiştiğinde sanatçının üslubunun da değişmesidir. Sanatçının figürlü resimleri son derece azdır. Bu tür resimlerinde figür, konuyu ve kompozisyonu tamamlayıcı bir unsur olarak kullanılmıştır.

Çallı Kuşağı’nın hatta Türk resminin en önde gelen portre ustalarından biri olan Feyhaman Duran, 1970 yılında İstanbul’da hayatını kaybetmiştir.














Kaynak: www.sakipsabancimuzesi.org
               www.guzelsanatlar.gov.tr

24 Nisan 2015 Cuma

“Ressam ve Resim: Mehmet Güleryüz”

9 Ocak - 28 Haziran 2015 tarihleri arasında İstanbul Modern'de açık olan Mehmet Güleryüz'ün sergisi hakkında bilgi vermeden önce sanatçımız Mehmet Güleryüz kimmiş onu öğrenelim istedim. Keyifli okumalar..:)



1938 yılında İstanbul’da doğdu. 1958’de girdiği İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’nü 1966’da birincilikle bitirdi. Oyunculuk öğrenim sürecini akademiye paralel olarak farklı “aktör stüdyo” larda ve önemli amatör tiyatolarda geliştirdi 1963 yılında Asaf Çiğiltepe’nin yönettiği Arena Tiyatrosu’nda profesyonel oyunculuk kariyerine başladı. Desen ağırlıklı ilk kişisel sergisini 1963 yılında açtı. 1970-75 yılları arasında devlet bursu ile gittiği Paris’te Yüksek Resim ve Litographie ihtisası yaptı. 1971’de Paris’te ilk heykellerini yaptı ve Pont des Arts da ki perfomansını gerçekleştirdi. 1975-80 arası İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü'nde ders verdi. 1980 yılında bu görevinden istifa ederek 1980-84 arası New York’a yerleşti. Brüksel'de 1984 süresince gerçekleştirdiği heykel ve gravürlerini Galeri 2016’da sergiledi. 1985’de İstanbul’a döndü. 1985’den 2000’e kadar BİLSAK’da kendi adını taşıyan atölyede sanat eğitimi verdi. 1986’da “Kalın” adlı sanat dergisini yayınlamaya başladı. 1988’de Galeri Nev tarafından organize edilen 25 yılı içeren retrospektif sergisini Nan Freman’ın metnini yazdığı kitap eşliğinde İstanbul’da açtı. 1989-92 yılları arasında Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği Kurucu Başkanlığı’nı üstlendi. 1990-95 yılları arasında Votre Beauté Dergisi “Güleryüz’lü Sohbetler” başlığı altında röportaj dizisini sürdürdü. 1991’de Ankara Shearaton Oteli Atrium mekanında kalıcı olarak sergilenmek üzere 14 resimden oluşan “Karşı Rüzgar” serisini gerçekleştirdi. 1992’de Bilkent Üniversitesi'nde misafir öğretim görevlisi olarak ders verdi. 1992’de Polat Rönesans Oteli Lobisi için 7 parçadan oluşan resim serisini gerçekleştirdi. 1995’de “Bosna için İnsanlık Girişimi” hareketi ile işgal altındaki Bosna’yı ziyaret etti. 1998-2001 senelerinde İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda “Bir Küçük İş İçin Yaşlı Bir Palyaço Aranıyor” adlı 3 kişilik oyunda “Pepino” karakterini oynadı. Aynı oyunla Devlet Tiyatroları’nın Duisburg ve Dusseldorf’daki turnelerine katıldı. 2000 yılında tekrardan Türkiye Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği Başkanlığı’na, 2001 yılında Doğu Avrupa Başkanlığı’na, 2002 yılında birleşen IAA Avrupa 2. başkanlığına ve IAA Dünya Yönetim Kurulu üyeliğine seçildi. 2003’de Yapı Kredi Kazım Taşkent Galerisi’nde 40 yıl desen retrospektifini gerçekleştirdi. Yıldız Teknik Üniversitesi Birleşik Sanatlar Programı’nda 2003 -2005 yılları arasında ders verdi. Ayrıca kendi özel sanat atölyesi derslerinin yanısıra, 1999’dan bu yana, Bilgi Üniversitesi Tasarım Kültürü ve Yönetimi Sertifika Programı’nda da ders vermektedir. 2005 yılında Avrupa Genel Kurulu’nu İstanbul’da organize etti. 2005’de Beijing’de gerçekleşen 16. IAA Dünya Genel Kurulu’na ve 2. Beijing Bienaline, IAA Türkiye temsilcisi olarak katıldı.2007 yılında Yapı Kredi Kazım Taşkent Galerisinde ‘Oradan Oraya’ retrospektif-heykel sergisini gerçekleştirdi.2008 yılında Ankara Galeri Nev’de Nan Freeman’ın ikinci kitabı eşliğinde ‘Elli Yıl Sanat’ sergisini gerçekleştirdi. 15 Ocak 2009’da İş Bankası tarafından hazırlanan 50. Yıl Retrospektif sergisini Wendy Shaw’ın metnini yazdığı kitap eşliğinde Kibele Sanat Galerisi’nde gerçekleştirdi. 2009 Mardin Güncel Sanat Sergisine yine 2009’da 9. Contemporary Shanghay Art Fair’a , İstanbul Contempo’09 a 2’şer yapıtıyla katıldı.


                                "Karşı Rüzgâr"                                                                         "Denizci"


Mehmet Güleryüz Retrospektifi
9 Ocak- 28 Haziran 2015

İstanbul Modern’in düzenlediği “Ressam ve Resim: Mehmet Güleryüz Retrospektifi”, sanatçının 1960’lı yıllardan 2010’lu yıllara uzanan kariyerinin bir dökümü niteliğinde. Sergi, Güleryüz’ün resimden desene, heykelden gravüre, tiyatrodan performansa uzanan zengin ifade arayışının gelişim ve dönüşümüne ışık tutuyor.

Eleştirel ve dışavurumcu üslubu ile yarım yüzyıldır Türkiye sanat sahnesinde kendisine özel ve ayrıcalıklı bir yer edinen Mehmet Güleryüz’ün sanatının merkezini insan ve onu çevreleyen sosyo-politik koşullar oluşturuyor. 1938 yılında doğan sanatçı, figür temelli çalışmalarıyla Türkiye’deki sosyo-kültürel ve politik dönüşümün insanlar üzerindeki etkilerini eleştirel ve ironik bir dille dışavuruyor. Aile sevgisi, kadın-erkek ilişkileri, doğa ve canlılar, görsel ve sözel kültürü etkileyen tüm süreçler resimlerinde birer insanlık gerçeği olarak tanımlanıyor. Sanatçı izleyicisini tıpkı kendisi gibi tavır almaya ve yaşanan süreçlerle yüzleşmeye davet eden bir anlayışla sanat üretiyor.

1960’lı yıllarda Devlet Güzel Sanatlar Akademisinde eğitim gören, 1970’li yıllarda Paris sanat ortamında gerçekleştirdiği happening’leriyle adından sözettiren, 1980’li yıllardan itibaren tekrar Türkiye sanat sahnesinin güncel dönüşümünde etkin rol üstlenen Güleryüz’ün sanatı, bir sanatçının kendine ait üslubunu nasıl varedebildiğine dair sıradışı bir gelişim gösteriyor. Aktif bir tiyatro oyuncusu olarak sahneye çıkan sanatçının tiyatro ile görsel sanatlar arasında kurduğu yakın bağ, disiplinlerarası yaklaşımın en ilginç örneklerinden birini oluşturuyor.

Toplumsal bir sürece ait olan Mehmet Güleryüz’ün sanatı, gündelik algılardan, bilinen ve yerleşik duygulardan hareket ediyor; bu nedenle her çalışma kendi zamanının güncel tarihine referans veriyor. Güleryüz’ün sanatı neredeyse 60 yıldır kendi çizdiği yoldan ilerliyor, zenginleşiyor ve gelişiyor. Çizgi ve desen konusunda kendine özgü bir karakter ve üsluba sahip sanatçı için desen sadece resmin bir altyapı unsuru değil, başlı başına bir sanat dilidir. Güleryüz’e göre desen; hayata tutunma, nefes alma, varoluşunu kutlama kadar kendisine yakın bir varlıktır. Desen ve resimlerinin üç boyutlu, fiziki dünyadaki yansımaları konusunda da sayısız çalışma gerçekleştiren Mehmet Güleryüz, 1970’li yıllardan bugüne heykel sanatına dair önemli araştırmalar ve örnekler vücuda getirdi. İnsan ve heykel arasındaki ilişkiyi merkez alarak figürlerinin üç boyutlu dünyadaki izini sürdü.

Sergi, sanatçının 1960’lardan itibaren desen, resim, heykel, gravür, porselen üzeri boyama, performans gibi alanlarda gerçekleştirdiği üretimleri bir araya getiriyor. Kronolojik bir akışla sunulan sergi, bir ressamın iç dünyasını anlamaya yönelik kendisinin kaleme aldığı metinlerle zenginleşiyor. Ressam ve resim arasındaki tutkulu ve derin bağı görünür kılan 150’ye yakın yapıt ve multimedya sunumlarıyla canlandırılacak 300 civarındaki desene yer veren sergi ayrıca, sanatçının tüm dönemlerini, hayat hikayesini, içinden geçtiği farklı koşulları ve hakkında yazılanları bir araya getiren zengin bir biyografi duvarıyla 1960’lı yıllardan bugüne Türkiye sanat ortamının kişisel bir hikayesini de görünür kılıyor.

Küratör: Levent Çalıkoğlu

Asistan Küratör: Senem Kantarcı




Kaynak: www.mehmetguleryuz.com/tr - www.istanbulmodern.org/tr


12 Aralık 2014 Cuma

Türk üstadlardan 'İbrahim ÇALLI'

14 kuşağı ressamlarından İbrahim Çallı, Türk resim sanatının mihenk taşı olmuş, birçok önemli Türk ressamı onun atölyesinden yetişmiştir.


İbrahim Çallı, 13 Temmuz 1882’de, Denizli'nin Çal kasabasında doğdu. Çal’da rüştiyeyi, İzmir’de de Mülki İdadisi’ni bitiren Çallı'yı ailesi hayatını kazanması için İstanbul'a gönderdi. Ama Çallı'nın içinde çocukluğundan beri resim tutkusu vardı. Ailesinin isteği dışında böylece resim yapmaya başladı. İstanbul'da kaldığı handaki Vefa idadisi öğrencilerinin resim dersleri aldıklarını duyunca, o da onların arasına katıldı. Ancak İstanbul'da maddi olarak sıkıntı içindeydi. Bu yüzden ‘Arzuhalcilik’ daha sonra ise ‘Katiplik’ gibi çeşitli işlerde çalıştı. 

Çarşıkapı’da resim yapan Ermeni asıllı bir ressamla tanışması ve ondan kurs alması da bu dönemlere rastlamaktadır. Bir rivayete göre; Şeker Ahmet Paşa’nın önerisi ile bir başka rivayete göre de Ermeni ressamın yanına gelen bir ressamın tavsiyesiyle, Sanayi-i Nefise Mektebi’ne kaydoldu. Burada klasik tarzda bir eğitim aldı. Ancak, Meşrutiyet çağının bir genci olarak, atılımcı kişiliğini genç arkadaşlarıyla birlikte oluşturduğu Osmanlı Ressamlar Cemiyeti’nin etkinlikleriyle ifade eden sanatçı, yenilikçi kişiliğini kısa sürede farklı bir resim diline ulaştıracaktı. Köy kökenli bir ressam olmasıyla da, saraylı ailelerin ressam çocuklarından sonra Türk resmi için bir yenilikti. 

Çallı bir yandan katiplik yaparken bir yandan da akademideki öğrenimini üç yıl gibi kısa bir sürede tamamladı. 1914 yılında ise 'Çıplak Adam' ve 'Harekat Ordusunun Muhafız Alayı'ndan Maksut Çavuş' adlı tablolarıyla Maarif Vekaleti'inn düzenlediği yarışmada birinci olarak Fransa'da öğrenim bursu kazandı. Böylece Fransa'ya gönderilen Çallı, Paris Güzel Sanatlar Okulu'nda Fernand Cormon'un atölyesinde çalıştı. Burada hocasının ve devrin sanat yapıtlarındaki izlenimci üslubundan çok etkilendi. Bu dönemde, izlenimcilik Paris’te müzelere girmiş, sanat kamuoyunda benimsenmiş bir akımdı. Avrupalı genç ressamlar gibi burada öğrenim gören Türk ressamları da izlenimciliğe ilgi duymaya başlamışlardı. 

Dört yıl sonra Birinci Dünya Savaşı'nın da yaklaşmasıyla yurda dönen Çallı, Şişli’de açılan Harbiye Nezareti atölyesinde çalışmaya başladı. Müttefik ülkelere Türk toplumunun değişen yüzünü sanat yoluyla aktarmak amacıyla gerçekleştirilen bu etkinlik sırasında birçok sanatçı, Şişli’deki ahşap bir atölya birçok sanatçı, Şişli’deki ahşap bir atölyede gece gündüz savaş konulu resimler üretmişler ve bunlar daha sonra Viyana ve İstanbul’da sergilenmişlerdi.Serginin 1917 yılındaki İstanbul ayağında, Sanayii Nefise Madalyası kazanan ressam, sergiye ''Boğalı Kadın'', ''Topçu Mevzi Alırken'', ''Yaralı'', ''Siperde Sabah'', ''Çadır Önünde'' adlı resimleriyle katıldı. 

Birinci Dünya Savaşı'nın patlak verdiği yıllarda, Sanayi-i Nefise Mektebi'ne öğretmen olarak atandı. Fransız izlenimciliğini Türk resmine taşıdığı gibi bambaşka bir yol çizerek Türk resmini klasik öğretilerin sınırlarından çıkarıp yeni bir doğa ve figür anlayışı getirdi. O zamana kadar fotoğraftan yapılan manzara resimleri ve natürmortlar, Çallı'yla birlikte doğanın karşısına geçilerek yapılmaya başlandı. Türk resminde üsluba getirdiği yenilik dışında sanat anlayışına ve sanatçı hayatına da yeni bir bakış açısı getirmiştir. 1947 yılında emekli olan Çallı, 22 Mayıs 1960 yılında mide kanaması sonucu vefat etti. 

Eserlerinden bazıları: Cami Avlusu, Mevleviler, Dikiş Diken Kadın, Hatay, İstiklâl Savaşında Zeybekler, Türk Topçularının Mevzie Girişi, Nü, Balıkçı Kayığı, Çayır ve Keçiler, Manolyalar, Atatürk, İsmet İnönü ve Yahya Kemal Beyatlı portreleridir.


ESERLERİ


Cami avlusu



Mevleviler




Atatürk




Manolyalar




Zeybekler






19 Ekim 2014 Pazar

İki büyük üstad "Nazım Hikmet Ran ve Abidin Dino"

Mutluluğun Resmi Yanılgısı

Yıllardır doğru bilinen bir yanlışla yaşıyoruz. Çoğumuz Nazım Hikmet'in bir şiirinde yaptığı atıfın sonucunda Abidin Dino'nun "Mutluluğun Resmi" olarak bilinen resmi çizdiğini zanneder. Bu yanılgının gerçek hikayesini sizlerle paylaşmak istedim.



Güzin Dino - Nazım Hikmet - Abidin Dino

Nazım Hikmet Ran ve Abidin Dino


Varlıklı ailelerden gelme iki kişi olmanın dışında  biri dünyanın sayılı, ülkenin en iyi şairi Nazım Hikmet Ran öteki ülkenin en iyi ressamı Abidin Dino. Bu  iki sanatcı işçi sınıfının, yoksul  halk kitlelerinin durumunu kendilerine dert edindiler. Yapıtları ve yaşama bakışlarıyla ezilen ve sömürülenlerden yana taraf tutup ömürlerinin  bir kısmını hapishanelerde,  işkence tezgahlarında  ve sürgünde geçirdiler. 


Mutluluğun Resmini yapabilir misin Abidin?

Yıl 1961 Abidin Dino, Nazım Hikmet Ran ve çok sevdiği eşi Vera, Pariste bir otel odasında kaldıkları günlerden bir gün  Nazım Hikmet, gecenin bir yarısı eline kalemini almış o sırada uyuyan  eşi Veraya Saman Sarısı adlı, Varşova, Krakof, Pırağ, Moskova, Paris, Havana ve tekrar Moskova olmak üzere toplam altı şehirde bulunduğu süre içinde yazdığı uzun şiirin bir bölümünü yazıyor. Nazım ve Abidin, otel odalarının penceresinden Sen ırmağını gören çatı katındaki  pencerelerinin başında oturmuşlardır.  Şiirdeki; Abidin uçsuz bucaksız hızın renklerini döktürüyor.  mısrasından Abidin de bir yandan bir şeyler çizdiğini anlıyoruz.
Abidin Dinonun yaptığı resimlere hayranlığını;  Yüz elliye altmışın meydanlığında
suda balıkları nasıl görüp suda balıkları nasıl avlayabilirsem / öyle görüp öyle avlayabilirim kıvıl kıvıl akan vakıtları tuvalinde Abidin  belirtten Nazım, eşine itafen yazdığı Saman Sarısı adlı şiirinin içinde Abidin Dinoya çağrılarda da bulunmaktadır.

Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?
İşin kolayına kaçmadan ama
gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil
ne de ak örtüde elmaların
ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolaşan kırmızı balığınkini
Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?
1961 yazı ortalarındaki Küba'nın resmini yapabilir misin?
Çok şükür çok şükür bugünü de gördüm
ölsem gam yemem gayrının resmini yapabilir misin üstad?

Nazımın Dinoya bu soruyu sorması zannedildiği üzere, ressamın sanatını ispatlama sorgulaması değil, bu soru, gurbet hasreti çeken iki sanatçı arasındaki sıkı dostluğun getirisi olan bir diyalogun ürünü.  Esasında Nazımın Dinodan bir resim beklentisi yoktu. Belki o da biliyordu yakın arkadaşının ona vereceği cevabı. Abidin Dino, Nazım Hikmetin Mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin? sorusuna resimle değil de,  Nazım gibi şiirle karşılık vermişti. Çünkü Dinoda biliyordu  Buna da ne tual yeterdi; ne boya mısrasından  Nazımın sorusunun cevabının olmadığını. Mutluluğun resminin tuvallere sığmayacağını

Abidin Dino mutluluğun resmini yapmadı. Çünkü o da biliyordu ki, tek bir kare ile somutlaştırılamazdı mutluluk denen kavram. O mutluluğu sözcüklerle anlatma yolunu seçti. Yaşanmışlıklarının beraberindeki arzularının, hayallerinin içinde olduğu bir şiirle



Mutluluğun Resmi

Kokusu buram buram tüten
Limanda simit satan çocuklar
Martıların telaşı bambaşka
İşçiler gözler yolunu.
İnebilseydin o vapurdan
Ayağında Varnanın tozu
Yüreğinde ince bir sızı.
Mavi gözlerinde yanıp tutuşan
hasretle kucaklayabilseydim
seninle, bir daha.
Davullar çalsa, zurnalar söyleseydi
Bağrımıza bassaydık seni Nazım,
Yapardım mutluluğun resmini
Başında delikanlı şapkan,
kolların sıvalı, kavgaya hazır
Bahriyeli adımlarla düşüp yola
Gidebilseydik Meserret Kahvesine,
İlk karşılaştığımız yere
Ve bir acı kahvemi içseydin.
Anlatsaydık
o günlerden, geçmişten, gelecekten,
Ne günler biterdi,
Ne geceler
Dinerdi tüm acılar seninle
Bir düş olurdu ayrılığımız,
anılarda kalan.
Ve dolaşsaydık Türkiyeyi
bir baştan bir başa.
Yattığımız yerler müze olmuş,
Sürgün şehirler cennet.

İşte o zaman Nazım,
Yapardım mutluluğun resmini
Buna da ne tual yeterdi ne boya

Abidin Dino


Dianna Dengel

Doğru bilinen bir yanlış
  
Sıklıkla internette dolaşan mutluluğun resmi isimli tablo Abidin Dino'nun değil, Dianna Dengel'in tebrik kartıdır. Bu resimde Dengel, Amerika'da yaşayan bir köylü ailesini resmedilmiştir. Hayatı boyunca Amerika'nın kültürel yayılmacılığına karşı mücadele eden bir tarafın temsilcilerinden biri olan Abidin Dino'nun; gelecek nesiller tarafından, gerçekte çizmediği bir resimle hatırlanması acı verici bir olay.


Kaynak: www.cafrande.org

23 Ağustos 2014 Cumartesi

Türk Kadın Ressamlar


Açılışın heyecanıyla ilk paylaşımım özel olsun istedim. :) Veee Türk resim sanatına değen naif ellerle başlamayı kendimce uygun gördüm. Paylaşırken benimde ilk defa öğrendiğim ve yeniden hatırladıklarım oldu. Umarım sizler içinde bu bilgiler yararlı olur. Keyifli okumalar...=)




Mihri MÜŞFİK (1886 - 1954)

1886 İstanbul doğumlu - Tahmini 1954 yılında ABD'de ölmüş.
İlk Türk kadın ressamıdır. Eğitimine İstanbul'da başlamış Roma ve Paris'te devam etmiştir. Papanın ve Atatürk'ün ilk portresini yapan sanatçı, İstanbul Kız Güzel Sanatlar Akademisi'nde ilk kadın öğretmendir. Fausto Zonaro'dan resim dersleri almış daha sonra Roma ve Paris'te özel atölye ve sanat okullarına devam etmiştir. 1914'te Inas (kız) Sanayi-i Nefise müdürlüğüne getirilmiştir. Daha sonra ABD'ye yerleşen sanatçı 1938-1939-1943 uluslararası sergilere katılmıştır. ABD'de öldüğü bilinmesine rağmen ölüm tarihi kesin değildir.
Sanatçı Mihri Müşfik'in, Fransa Louvre Müzesi ve Sakıp Sabancı Müzelerinde eserleri bulunmaktadır.







Müfide KADRİ (1889 - 1911)

1889'da doğan Müfide Kadri, küçük yaşta resim ve musikide gösterdiği kabiliyetle dönemin sanat üstadlarını hayrete düşürmüştür. Bu arada meşhur Osman Hamdi Bey resimlerini görünce gözlerine inanamamış ve gözü önünde resim yaptırarak Müfide Kadri'nin kabiliyetini görmüş ve ikna olmuştur. Müfide Kadri, Osman Hamdi'nin tavsiyesi ile bir süre Halil Paşa'dan ders almıştır. Çok genç yaşta ilk kadın resim öğretmeni olmuştur. Resim çalışmalarının yanısıra beste çalışmaları da vardır. Ancak çok genç yaşta (22 yaşında) 1911'de aramızdan ayrılmıştır. Yakın akrabası, ünlü müzisyen Rauf Yekta Bey tarafından Karacaahmet'teki mezarına özel bir mezar taşı yaptırılmıştır.








Belkıs MUSTAFA (1896 - 1925)
1896'da İstanbul'da doğdu. İnas Sanayi-i Nefise Mektebi'nin ilk öğrencilerindendi. Okuldaki başarısı farkedilince eğitim için Berlin'e yollandı. Oradaki eğitimini tamamladıktan sonra Türkiye'ye döndü. Ancak üstün yeteneği nedeniyle ikinci kez Berlin'e yollandı. 1925 yılında orada öldü.






Melek CELAL (1896 - 1976)
Tepedelenli Ailesi'nin kültürlü kızlarından biri olan Melek Ziya, 1896 yılında İstanbul'da doğdu. Sanayi-i Nefise'de ve yurtdışındaki Güzel Sanatlar Okulları'nda eğitimini tamamladı. Kıbrıs'ın tanınmış kişilerinden Celal Sofu ile evlilik yaptı. uzun yıllar İstanbulda Moda'da oturdu. İkinci evliliğini Almanya'nın ünlü doktorlarından Lampe ile yaptı. Melek Celal son yıllarını yerleştiği Münih kentinde geçirdi ve 1976 yılında orada öldü. Eski eserlere derin tutkusu dolayısıyla el işlemelerinden ve giysilerden oluşan geniş bir koleksiyonu vardı. Kitaplar ise, bir diğer merakıydı, Fransızca, İngilizce ve Almanca yayınlanmış kitapları da vardır.







Emine Fuat TUGAY (1897 - 1975)

Geniş kültür bilgisi ve İngilizce yazdığı Oxford tarafından basılan kitabı ile tanınan Emine Fuat, meşhur Mareşal Gazi Ahmed Muhtar Paşa'nın torunu ve ünlü Kumandan, Bakan ve Büyükelçilerden Mahmud Muhtar Paşa'nın kızıdır. 1897 yılında İstanbul'da doğdu. Resim eğitimini Zürih'te ve Almanya'da yaptı. Eşi, ünlü elçilerimizden Ahmet Hulusi Tugay'dı. Emine Fuat hayırseverliği ve özellikle de hayvanlara olan düşkünlüğü ile de tanınmıştı. Tarih ve sanat bilgisi, değişik kültürler ve insanlara olan alakası ile devletimizi de muhtelif ülkelerde olgunlukta temsil etmiş, değerli sefirelerimizdendi. 1975 yılında vefat etti.



Güzin DURAN (1898 - 1981)

Musiki ve hat sanatkârlarının soyundan gelen Güzin Hanım, 1898 yılında İstanbul'da doğdu. İnas Sanayi-i nefise mektebinin ilk öğrencilerindendi. Burada tanıştığı hocası Prof. Feyhaman Duran'la evlendi.
Az sayıda resim çalışması olmasına rağmen el işlemeleri ve Karagöz malzemelerinin koleksiyonu ile de tanınır. Güzin ve Feyhaman Duran çifti evlerini ve eserlerini müze olarak bağışladılar. 1981 yılında Güzin Duran aramızdan ayrıldı.







Nazlı ECEVİT (1900 - 1985)


Asker kökenli bir aileden gelen Nazlı Ecevit, 1900 yılında İstanbul'da doğdu. Babası Albay Emin Bey, büyükbabası Ferik Salih Paşa'dır. Annesinin babası ise padişah yaverlerinden Kirat Paşa'dır.
Nazlı hanım, meşrutiyet döneminde kızlar için açılan İnas Sanayi-i nefise mektebi'nin ilk öğrencilerindendi. Ankara ve İstanbul'da resim öğretmenliği yapmıştır. Her tarzı başarı ile fırçasına aktarmıştır. Mesleği ile ilgili derneklerde başkanlık yapmıştır. 1985 yılında vefat etti.
Manzara, portre ve ölü doğaları ile tanınır. 1922-1947 yılları arası verdiği aradan sonra tekrar resme başlamış. 1948-75 arası Devlet Resim ve Heykel Sergi'lerinin hemen hemen hepsine katılmıştır. Eserleri çoğunlukla yağlıboya, suluboya, pastel ve karakalemdir.





Fahrünnisa ZEİD (1901 - 1991)


Şakir Paşa ailesinden yetişen ünlü bir sanatkâr da Fahrünnisa Hanım'dır. 1901 yılında Büyükada'da Şakir Paşa Konağı'nda doğdu. Dame de Sion'dan sonra Sanayi-i nefise mektebi'ne girdi.
İlk evliliğini tanınmış yazar Edip İzzet ile yaptı. İkinci eşi ise Ürdünlü Prens Zeid'dir. Eşinin görevi dolayısıyla Avrupa'nın sanat merkezlerinde yaşama fırsatı bulmuş ve resim çalışmalarına aralıksız devam etmiştir. Kendi yaşamı ve sanatını anlatan bir kitabı da bulunmaktadır. 1991'de Ürdün'de vefat etti.
Lirizm ve romantizme dönük resimleriyle ve son döneminde yoğunlaştığı portreleri ile tanınmıştır.





Aliye BERGER (1903 - 1974)


İstanbul'un ünlü ailelerinden Şakir Paşa'nın son kızıdır. 1903 yılında İstanbul'da doğdu. Küçük yaşta keman çalışması ile musikiye yöneldi. Daha sonra resme yönelmesi, belki de yine ressam olan ağabeyinden kaynaklanmıştır. Bir konjurda birinciliği alan tablosu ile kendine özgü bir üne kavuştu. Eşi İstanbul'un tanınmış ailelerinin çocuklarına ve Osmanlı Sarayı'ndaki müzikseverlere özel dersler veren Macar kökenli virtüöz Berger'di. Yaşamlarını daha çok babasının adını taşıyan Büyükada'daki köşkünde sürdürdü. Son yıllarını, daha sonra kapısına plaketi konulan, Narmanlı Yurdu'ndaki dairede geçirdi. 1974 yılında aramızdan ayrıldı.
Dışavurumcu oyma baskıları ile tanınır. 1954'de Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Derneğinin açtığı yarışmada "Güneş" adlı kompozisyonu ile birincilik,1955'te de Tahran Biennalinde ikincilik almıştır.1951-54 arası oyma baskı tekniğini yaymak amacı ile, İstanbul manzaraları ve tebrik kartları da üretmiştir.





Sabiha BOZCALI (1903 - 1998)
1903 yılında geçmişi paşalarla dolu olan bir ailenin kızı olarak dünya'ya geldi. Dört ayrı ülkede resim eğitimi alan tek ressamımızdır. İlk olarak 16 yaşında Münih'e gönderildi. Yurda döndüğünde ise Sanayi-i Nefise mektebine gitti. Kazandığı burs ile 1930-33 yılları arasında Paris'te ressam Paul Signac'ın öğrencisi oldu. Yurda döndükten sonra Mısır'a davet edilerek sarayın duvarlarını süsleyen tablolar yaptı. Daha sonra Roma'da Papalık Müzesi'nde de aynı tarz çalışmalar yaparak ününe ün kattı. 1998 yılında aramızdan ayrıldı.







Hale ASAF  (1905 - 1938)


1905 yılında İstanbul'da doğdu. Soylu bir ailenin kızıydı. Anne ve babasının şiddetli geçimsizlikleri yüzünden evden uzaklaştırılarak, 16 yaşındayken Almanya'ya gönderildi. Annesi'nin İsviçre'de veremden ölümü üzerine bir süre İsviçre'de yaşam sürdü. Daha sonra yurda dönerek kısa bir süre İstanbul Güzel sanatlar Akademisine devam etti. Kısa yaşamı süresince meydana getirdiği çoğu eseri Fransa'da kaldığı için (eldeki verilerden yola çıkarak) tarzının Matisse görüş ve tekniğine bağlı kaldığını varsayabiliriz. Matisse'de olduğu gibi Hale Asaf da şematik, biçimleri fazla belirlenemeyen, kroki, niteliğinde bir desen, boya katları arasında sızan cizgileri örten parlak, az karışımlı renkler belirir. Hale Asaf'ın bir süre, Paris'te Jeune Europe Galerisinde çalıştığı da bilinmektedir.
Hale Asaf, Cumhuriyet Dönemi'nin ilk sanatçı topluluğu olan Müstakil Ressam ve Heykeltraşlar Birliği'nin kurucuları arasındaki tek kadın üyedir.
Fürumet TEKTAŞ (1912 - 1961)
Ünlü diplomat, Büyükelçi Suat Davaz'ın kızıdır. 1912 yılında İstanbul'da doğdu. Eğitimini Roma ve Paris'te müzik ve resim üzerine yaptı. 1938'de Türkiye'ye dönerek Afif Tektaş ile evlendi. Türkiye'de ilk Flarmoni Derneğini kurdu ve galeri açtı. Fürumet, 1961 yılında genç yaşta hayata veda etti.







Eren EYÜBOĞLU (1912 - 1988)

Anadolu insanının yaşamını işlediği resimleri ile tanınır. Yaş Güzel Sanatlar Akademisinden sonra Paris'e, Julien Akademisi'ne gitmiş, oradan sonra da André Lhote ile 4 sene çalışmıştır. Manet ve Cézanne'dan etkilenmiştir. 1936'da Bedri Rahmi ile evlenip İstanbul'a yerleşmiştir. Eren Eyüboğlu yapıtlarında foklorik özellikleri plastik değerlerle bütünleştirmiş, biçim olgunluğunu ve anıtsallığı yeğleyerek süslemecilikten kaçınmıştır. Eren Eyüboğlu resim yanında Mozaik çalışmaları da yapmıştır. Ankara Etibank, Mozaik Pano (1956) 4. Levent Mah. Konut duvarları. (1956-7) Ankara Cocuk Hastahanesi, Hacettepe (1955) İstanbul Manifaturacılar çarşısı. (1963-65) Cerrahpaşa Hastahanesi (1978) Haydarpaşa Göğüs Hastalıkları Hastahanesi için Mozaik Pano Kompozisyonları gerçekleştirmiştir










Şükriye DİKMEN (1907 - 2000)

Tek figürlü kadın ve genç kız portrecisidir. Genellikle kontrplak üzerine çizdiği, sınırları belli, iri gözlü, minyatürleri, Japon estamplarını hatırlatan kadın başları, yüzleri çevreleyen ovalleri, dış dünyaya açılmış birer aydınlık pencere gibi duran gözleri, ince boyunları, kavuşturulmuş elleriyle Şükriye Dikmen'in kadın figürleri, tartışılmış kişiliğinin ürünleridir.
Kaynaklar: www.arabulogren.com , www.istanbulkadinmuzesi.org, www.turkishpaintings.com