İzleyiciler

Picasso etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Picasso etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ocak 2017 Cuma

BÜYÜK ÜSTAD "JOHN BERGER"

Kısa bir süre önce kaybettiğimiz, sanatı, devrimi, görmeyi ondan öğrendiğimiz John Berger'in sanat yaşamı nasıl başlamış paylaşmak istiyorum. Birgün önce kitabını bitirip, yazdıkları üzerine uzun uzun muhabbet ettiğimiz büyük üstadın ertesi sabah hayatını kaybettiğini öğrendiğimde bu yazıyı eklemeye karar vermiştim. 

John BERGER Anısı'na...



John Berger, 5 Kasım 1926'da Londra'da doğdu. Orta sınıf bir ailenin çocuğuydu. Annesi işçi sınıfından, babası, Stanley Berger ise, I. Dünya Savaşı sırasında askeri birlikte görevliydi. John da 1944 ve 1946 yılları arasında İngiliz ordusunda görev yaptı. Ancak askeri hayata daha fazla dayanamayan Berger, subay olmayı reddettiği ve üstlerine karşı geldiği gerekçesiyle Kuzey İrlanda'ya sürüldü. Burada kaldığı bir yıl için,''Askere alınmış eğitimsiz ve genç insanların arasındaydım. Bu, işçi sınıfından çağdaşlarımla ilk kez gerçekten tanışmamdı. Onlar için ailelerine ve sevgililerine mektuplar yazardım. Bu ilk kez toplum için yazmaya başladığım dönem olarak görülebilir. Gerçi çok kötü bir yıldı ama şimdi geriye baktığımda beni şekillendiren çok önemli bir deneyim olduğunu görüyorum.''diyecektir.

Askeriyedeki görevinden ayrıldıktan sonra, burs kazanarak Chelsea Sanat Akademisi'ne kaydoldu. Kariyerine ressam olarak başlayan Berger, 1940'lı yılların sonlarına doğru Londra'da bir çok sergiye katıldı. Çalışmaları, Londra'nın Wildenstein, Redfern ve Leicester galerilerinde sergilendi.

1948 ve 1955 yılları arasında resim dersleri veren Berger, sanat eleştirmenliği de yapmaya başladı. Bir çok makalesi, haftalık yayınlanan ve sol görüşlü politik bir dergi olan New Statesman'de yayımlandı. Modern sanat dünyasında, marxist hümanist pencereden bakan duruşu, onu kariyerinin başında tartışmalara yol açan, kışkırtıcı ve dikkatleri üzerinde toplayan birisi haline getirdi. 1958'de ilk romanı ''Zamanımızın Bir Ressamı'' (A Painter of our Time), sol çevreleri bile kızdıran gerçekçiliği yüzünden, basıldıktan iki hafta sonra toplatıdı. Her türlü çevrede kendini yalnız hisseden ve bir türlü doğrı dürüst anlaşılamayan yazar, hayal kırıklığına uğradı ve bir daha kitap yazamayacağını sanıyordu. Fakat 1972'de BBC'de televizyon serisi olarak yayınlanan ''Görme Biçimler'' (Ways of Seeing)nin başarısını post-modernist yazının önemli örneği olan ''G'' adlı deneysel romanı izledi. Sanat eleştirisine bambaşka bir boyut kazandıran ''Görme Biçimleri'', çıkış noktasını çağımızın totemi televizyondan alarak, sanatın kurumsallaştırılmasının yüzüne bir tokat gibi çarpar ve sanatın nasıl okunması gerektiğini irdeler. Sanatın, insanlığın kader kartları olduğunu hatırlatır.

''Geçmiş, hiçbir zaman olduğu yerde durup yeniden keşfedilmeyi, aynıyla, olduğu gibi tanınmayı beklemez. Tarih her zaman belli bir şimdi'yle onun geçmişi arasında ilişki kurar. Demek ki şimdi'den korkmak eskiyi bulandırmaya yol açıyor. Geçmiş içinde yaşanacak bir şey değildir. Eyleme geçerken içinden birşeyler çekip çıkarttığımız bir sonuçlar kuyusudur.'' Görme Biçimleri'nden...


1972 yılında ''G'' adlı romanıyla da Booker Ödülü'nü kazanan usta yazar, ödül konuşmasında, Booker McConnell'ı, Batı Hint adalarında ticari sömürgecilikle suçladı ve ödülün yarısı Black Panther'lere bağışladığını açıkladı. Bu olaydan sonra Britanya'nın en radikal kişileri arasına giren Berger, Britanya'yı terkederek Fransa'ya taşındı (1962).

Yazılarında sosyolojik özellikler ağır basan yazarın diğer önemli eserleri arasında, ''Şanslı Adam'' (A Fortunate Man) (1962), ''Ve Yüzlerimiz, Kalbim, Fotoğraflar Kadar Kısa'' (And Our Face, My Heart, Brief as Photos) (1984) sayılabilir. Gezi günlükleriyle anılardan oluşan bu eserler, felsefeyle fotojurnalizmi etkileyici bir biçimde buluşturur.

Bir diğer önemli kitabı ''Yedinci Adam'' (A Seventh Man)(1975), düzyazıyı, şiiri ve fotoğrafı birleştiren uslubuyla Avrupa'daki Türk göçmenl işçilerinin durumunu konu alır. Berger bu kitabı için fotoğrafçı Jean Mohr ile çalıştı. Göçmen işçilerin içindeki parçalanmışlığı yansıtan bu eser şiirsel yazınla politikanın gergin bir çatışması, kopup yeniden buluşmasıdır. Berger, ''Yedinci Adam'' için şöyle diyor: ''Bir yazar olarak en büyük doyumu hissettiğim anlardan birinin ödüllerle filan hiçbir ilgisi yok. İstanbul’daydım ve arkadaşlarla onların bir tanıdığını ziyarete bir gecekonu mahallesine gittik. Gecekonduda çay içtik, uyduruk bir rafa dizilmiş 20 kadar kitap vardı ve onlardan biri ''Yedinci Adam''ın Türkçesiydi. Bunu görünce yazar olduğum için ne kadar şanslı olduğumu düşündüm. Kitaptaki deneyim hayat deneyimiyle buluşmuş ve kabul görmüştü çünkü.''

Berger, bazı modern sanatçılar hakkında incelemeler de kaleme aldı. Bunlardan en çok tanınanı, Pablo Picasso hakkında yazdığı 1965 tarihli ''Picasso’nun Başarısı ve Başarısızlığı'' oldu. Yazıldığı dönemde, birçok sanat eleştirmeni tarafından doktrinerlik ve saygısızlıkla suçlansa da çağımızda Picasso hakkında yazılmış en iyi kitaplardan biri olarak kabul edilmiştir. Berger, Picasso’dan başka Francisco Goya hakkında, ressamın sanatını konu alan bir kitap ve Rus heykeltraş Ernst Neizvestny hakkında ''Sanat ve Devrim'' başlıklı bir deneme yayımladı. 1970’lerde İsviçreli yönetmen Alain Tanner’le birlikte çeşitli film projelerinde yer aldı; ''Salamandre'', ''2000 Yılında 25 Yaşına Basacak Olan Yunus'', Messidor gibi filmlerin senaryosunu yazdı.

Kıvrak zekalı usta yazar, modern sanat eleştirine bambaşka bir perspektif katarak çağının bir çok yazar ve sanatçısına ilham kaynağı oldu. Susan Sontag onun için şöyle diyor: ''John Berger’in kitaplarına hayranım. O sadece ilginç olanı değil, aynı zamanda önemli olanı yazıyor. Çağdaş İngiliz yazınında bence rakipsizdir. Lawrence’tan beri sezgi ve duygu dünyasına bilincin de gerekliliklerine cevap vererek bu kadar dikkat eden bir yazar çıkmamıştır. O belki Lawrence kadar iyi bir şair değil ama daha zeki, daha asil. Olağanüstü bir sanatçı ve düşünür.''

2 Ocak 2017 tarihinde Paris'de 90 yaşında yaşama veda etti.

Eserleri: 
* Zamanımızın Bir Ressamı ( A Painter of Our Time)
* Permanent Red 
* The Foot of Clive 
* Corker's Freedom 
* Şanslı Adam ( A Fortunate Man) 
* Sanat ve Devrim (Art and Revolution) 
* The Moment of Cubism and Other Essays 
* The Look of Things: Selected Essays and Articles 
* Görme Biçimleri ( Ways of Seeing) 
* Another Way of Telling 
* Yedinci Adam (A Seventh Man) 
* Picasso'nun Başarısı ve Başarısızlığı (The Success and Failure of Picasso) 
* G. 
* About Looking 
* Onların Emeklerine (Into Their Labours ;Pig Earth, Once in Europa, Lilac and Flag. A Trilogy)
* Ve Yüzlerimiz,Kalbim, Fotoğraflar Kadar Kısa (And Our Faces, My Heart, Brief as Photos)
* The White Bird (U.S. title: The Sense of Sight)
* Keeping a Rendezvous
* Pages of the Wound
* Fotokopiler (Photocopies)
* Düğüne (To the Wedding)
* Kral (King)
* The Shape of a Pocket
* Selected Essays (Geoff Dyer, ed.)
* I Send You This Cadmium Red (with John Christie)
* Titian: Nymph and Shepherd (with Katya Berger)
* Here is Where We Meet



Kaynak: Biyografi.info

19 Nisan 2015 Pazar

Mutluluğun Resmini Yapan Sanatçı: Britto

"Benim işlerim insanlara mutluluğu hissettiriyor. Ve bence mutluluk sanıldığı gibi yüzeysel bir duygu değil, daha fazlası var aslında mutluluk yaşandığında çok daha derinlerde yaşanan bir duygu..." diyen; Ressam Romero Britto Miami'nin en popüler sanatçısı...




Onun işleri sanki Miami'nin simgesi gibi... Resimleri mutlu, hatta çocuksu, çoşkulu ve rengarenk... Britto'nun tuvalindeki desenler çizgi roman karakterlerini anımsatıyor. Resimleri, billboardları, tasarladığı heykeller Miami'nin dört bir yanını süslüyor. Havaalanında başlayan karşılama Miami sınırları boyunca devam ediyor. Üniversitelerin girişinde onun sempatik heykelleri var hatta belediye binalarının önünde bile onun resmettiği neşeli koca minyatürler var. Miami'de yapılan Uluslararası Film festivali dahil olmak üzere tüm festival ve etkinliklerin logolarını tasarlayan tek isim tartışmasız Britto...




Pozitif enerjisi, capcanlı renkleri, pop konuları, çarpıcı kompozisyonları ve samimi kişiliği onu çağımızın en popüler "Pop artist",yaptı... Politikacılardan, Hollywood yıldızlarına, ünlü sporculardan müzisyenlere kadar pekçok popüler isim ona bayılıyor. Diğer yandan bazıları onu çok basit ve ticari buluyor ve yaptıklarının sanat olduğunu kabul etmiyor. Zamanında Andy Warhol'a yapılan eleştiriler şimdilerde Britto'ya yapılıyor kimi çevrelerce...




1963 yılında Brezilya'da doğan Britto'nun resimle tanışması ağabeyinin eve ünlü ressam Toulouse Lautrec'in kitaplarını getirmesi ve kardeşine tanıtmasıyla oluyor. Beş yaşından itibaren sanat onun için bir kaçış bir özgürlük alanı oluyor. Her bulduğu satıhı, hatta bazen gazete kağıtlarını bile tuval olarak kullanıyor Britto... Resim yapmak onda her gün çoğalan bir coşku yaratıyor; bu aşk onun ergenlik ve ilk gençlik yıllarında da çoğalarak devam ediyor. Fakat o zamanlar para kazanması için "ciddi" işler yapması gerektiğine inanıyor Britto... Bu nedenden dolayı üniversitenin Hukuk bölümünde okumaya karar veriyor, genç Romero bilmiyordu ki; resme ve sanata olan muthiş dürtüsü, pozitif enerjisi ve yaratıcılığı onu hem varlıklı, hem de çok popüler yapabilirdi...




20 yaşında ülkesi Brezilya'yı geride bırakıp Avrupa'ya taşınması onun kariyerinin çıkış noktası oluyor. Ünlü üstatların yaşadığı topraklarda Paris'de sergiler açıyor, kişilere özel şovlar, workshoplar düzenliyor. İnanılmaz gayreti ve üretimi onu Amerika'ya Latin halkının; Güney Amerika'nın başkenti! İlan ettikleri, Miami'ye taşıyor. Ve Miami'de South Beach, Lincoln Road'da halen aktif olan galerisini açıyor ressam Romeo Britto. Birkaç yıl yoğun bir şekilde sergiler ve tanıtımlarla geçerken sonunda ünlü sanatçı hayatını değiştirecek bir başarıya imza atıyor. 89 yılında ünlü Absolut Vodka Andy Warhol and Keith Haring'in ardından reklam kampanyası için Romeo Britto'yu seçiyor... Bu reklam kampanyası onun sanatını ve ismini milyonlara ulaştırıyor.. Britto'nun, Absolut Vodka için hazırladığı ve Londrada sergilediği reklam panosu kocaman bir apartman büyüklüğündeydi. Aynı zamanda ünlü saat markası Swatch da tasarimlarında Britto'nun desenlerini kullandı. Britto Londra'nın ünlü Hyde Park'ına kocaman bir Britto piramidi inşa etti. Aynı yıl dünyanın en kapsamlı ve popüler müzesi Paris Louvre müzesinde Britto'nun eserleri sergilendi. Britto bu kadar popüler olmasının nedeninin altını çiziyor. Benim işlerim insanlara mutluluğu hissettiriyor. Ve bence mutluluk sanıldığı gibi yüzeysel bir duygu değil, daha fazlası var aslında mutluluk yaşandığında cok daha derinlerde yaşanan bir duygu...



İnsanların çoğu hala korkunç ve depresif olan şeylerin gerçek sanat olduğuna inanıyorlar. Sanırım Britto'yu farklı kılan onun optimist yaklaşımı ve hep pozitif enerji yansıtan eserler çıkarması; onun işleri yüreklere coşku ve mutluluğu çağırıyor. Günün sonunda evimize geldik oturma odamızda depresif bir tablo yerine Britto'nun mutlu, umutlu, insanın içini açan capcanlı çocuksu figürleri bize hoşgeldin desin negatifliğe kimin ihtiyacı var ki bu çağda!.. Ve mutluluğun resimlerini yapması Britto'ya müthiş bir popülerlik ve milyonlarca dolarlık satışlarla geri döndü. En büyük şirketler, Hollywood yıldızları, varlıklı sanat koleksiyoncuları onu yakından takip ediyor ve koleksiyonlarına katıyorlar. Britto, New York, Londra, Genova ve dünyanın pekçok önemli merkezlerinde sergiler açıyor hatta workshoplar düzenliyor. Britto şu sıralar şirketleşmiş durumda çizimleri arabalardan, kahve fincanlarına kadar büyük bir yelpazede satışta, şirketinde 100'e yakın kişiye iş imkanı sunuyor. Kimisi tuallerini paketliyor, kimisi muhasebesini yapıyor. Ama Britto'nun naïf kişiliği kazancı ne olursa olsun değişmiyor.



Atölyeme kapanıyorum ve sadece bir şeye; yaratıcılığa fokus oluyorum. Ben evrensel mutluluk dilini kullanıyorum. Sevenlerim gün ve gün artıyor ve ben milyonlara ulaşmak istiyorum." diyor. Britto dünyanın dört bir köşesinde çocuklara workshoplar düzenliyor, onlarla birlikte renk yolculuğuna çıkıyor, çocuklar onu çok seviyor. Benim 10 yaşındaki oğlum en yakın zamanda Britto ile tanışmak istiyor. Yakında tanıştıracağım. Bir de Britto'nun dışını kendi desenleriyle boyadığı elektrikli arabayı istiyor; o şimdilik biraz zaman alacak gibi...




Britto'nun Miami,South Beach'deki galerisinin sergi açılışları ünlü isimlerle dolup taşıyor. Britto'nun koleksiyoncuları arasında, Michael Jordan, Elton John, Ted Kennedy, Andre Agassi, Elton John, Arnold Schwarzenegger, Whitney Houston, Michael Jordan, Pat Riley, Bill Clinton, Jeb Bush, Chelsea Clinton ve Gloria Estefan gibi isimler yer alıyor. Michael Jackson, Madonna ve Prenses Diana'nın portreleri de Ressam Britto'nun koleksiyonları arasında yer almış. Wales Prensi Charles, Romero Britto'yu özel sarayında misafir etmiş ve ressamın pek çok çalışmasını koleksiyonuna katmış...




Britto'nun her yaştan seveni var... Küçücük çocuklar da, prensler de işin formulü şu; o evrensel sevgi dilini kullanıyor. Mutluluğu... Evet, Mr. Britto'nun resimleri heykelleri Miami'nin her köşesinde karşımıza çıkıyor; sanki bizi sevmeye, coşkuyla, şükranla yaşamaya davet ediyor. Bunun yolu da, içimizdeki çocuğu yaşatmaktan geçiyor belli ki!




Kaynak: www.brandmaillive.com

2 Ocak 2015 Cuma

Karanlığın Ressamı 'Francisco de Goya'

İspanyol Ressamları arasında triumvira (biz “Üç Büyükler” şeklinde ifade edebiliriz – diğer iki “büyük” El Greco ve Diego Velázquez kabul edilir) olarak nitelenen sanat dâhilerinden biridir Goya. Tam adı akılda kalmayacak kadar uzun: Francisco José de Goya y Lucientes.

Francisco de Goya (1746-1828)

Aragon bölgesinin küçük bir kasabasında 30 Mart 1746 günü dünyaya gelen Goya’nın babası resim ve oymacılıkla hayatını kazanırdı, annesi ise Aragonlu küçük soylu bir aileden geliyordu. Goya’nın çocukluğu hakkında çok fazla bilgimiz yok, ancak 14 yaşlarındayken resme olan merakı ve yatkınlığı sonucu yerel bir sanatçı olan José Luzan’ın yanına çırak olarak verildiğini ve bu ilk ustasının stüdyosunda dört sene geçirdiğini öğreniyoruz kaynaklardan.

1763 senesinde Madrid’e gitti ve çalışmalarıyla çok arzu ettiği San Fernando Akademisi’nin ödülünü kazanamasa da orada bir başka Aragon’lu ressam Francisco Bayeu’nın dikkatini çekmeyi başardı. Daha sonra kız kardeşini eş olarak aldığı Bayeu ile aralarındaki etkileşim Goya’nın erken sanatı üzerinde büyük tesire yol açtığı gibi, kendisine kimi sanat toplantılarına katılma ve yeni bir çevre edinme şansı sağladı.

Rococo ekolünün baskın olduğu bu sanatsal ortamdan sonra, 1771 senesinde görgüsünü arttırmak için gittiği İtalya’da yaklaşık bir yıl kadar bulundu, bu arada Parma Akademisi’nin düzenlediği yarışmayı kazanarak şöhretini arttırdı.

İspanya’ya dönüşünde artık ünlü ve bilinen bir ressamdı. Bazı manastırların fresko çalışmalarından sonra, artık kendisinden bir asır evvel yaşamış Velazquez’den bu yana en muhteşem eserleri yaratacak sanatsal olgunluğuna ulaşmıştı Goya.

1786’da, kırk yaşında iken Kral III. Charles’ın emrine girdi ve bir süre sonra imparatorluğun baş ressamı ünvanını taşımaya başladı.

Güney İspanya’ya gezmeye gittiği 1792 senesi Goya’nın hayatında bir milat oluşturur. Bu yolculuk sırasında ardı ardına geçirdiği ciddi hastalıklar işitme duyusunu tümüyle kaybetmesine yol açtı ve içine düştüğü derin karamsarlık hissi eserlerinde işlediği konulara da yansıdı.

Yaşadığı bunalımların şiddetiyle ruhu kavrulurken, güzel bir dul olan Alba Düşesi ile yaşadığı aşkın ortaya çıkmasının yarattığı skandal ve ardından Napoleon komutasındaki Fransız askerlerinin İspanya’yı işgal etmesi sonucu yeni ruhsal travmalar geçirdi, Bir vatansever olarak (“3 Mayıs 1808” isimli tablosuna ve pek çok çizimine konu ettiği gibi) Fransız askerlerinin İspanyol vatandaşlarına yaşattığı zulüm ve acıları bizzat gözlemleyerek daha da karanlık bir karaktere büründü ve bunu özellikle küçük çizim serileriyle kâğıda döktü.

KARA TABLOLAR

1815 yılında Goya kendisini toplum hayatından hemen hemen soyutlamış gibiydi, artık yalnızca arkadaşları ve kendisi için resim yapıyordu.

Dört sene sonra, takvimler 1819’u gösterdiğinde 72 yaşındaki Goya tekrar çok ağır bir hastalığın pençesine düştü. Çeyrek asırdır kulakları işitmiyordu, Napoleon savaşlarının zor ve ıstırap dolu dönemini görmüş, ardından İspanya’da yaşanan kargaşa ve iç mücadelelerin tam ortasında yaşamıştı.

Toplumdan ve tüm insanlardan kaçmak, herkesten ve her şeyden olabildiğince uzak yaşamak için yaşamında radikal bir değişikliğe gitti: Uzun zamandır birlikte olduğu Leocadia Weiss ile beraber Madrid’in dışındaki kırsal bir bölgede, sade, dikdörtgen biçimli iki katlı basit bir eve yerleşti. Ev başka insanlar tarafından çoktan beridir "Quinta del sordo", yani “Sağır Adamın Köy Evi” olarak adlandırılıyordu, çünkü evin Goya’dan önceki sahibi de sağırdı. Burada yaşamanı sürdürmeye başlaması Goya üzerinde asla iyileştirici bir tesir yapmadı.

Goya "Quinta del sordo" ’nun alçı duvarlarını o güne (ve belki de bugüne) dek yaratılan en rahatsız edici, en yoğun, en dehşetli resimlerle süslemeye başladı. “Kara Tablolar” olarak anılan bu eserler Goya’nın sanatında eriştiği doruk noktalarıdır. Siyah, gri ve kahverenginin ağırlıklı kullanıldığı bu karanlık eserlerin hiç birisine isim vermedi, zaten evinin duvarlarına yaptığı bu resimler herhangi bir ticari amaç güdemezdi. Kara Tablolar’ın isimleri, daha sonra kimi sanat tarihçileri tarafından müştereken uygun görüldü/uyduruldu.

Ölümünden çok sonra, 19. yüzyılın sonlarında “Sağır Adamın Köy Evi”nin duvarları yetkililerce sökülerek Madrid’deki del Prado Müzesi’ne götürüldü ve bu resimler plasterlerle özel bir teknik uygulanarak tuallere (canvas) geçirildi.

1824 senesinde sağlık sorunlarını bahane ederek Kral VII. Charles’dan aldığı izinle Fransa’ya, Bordeaux’ya yerleşti, iki sene sonra kısa bir ziyaret için uğradığı Madrid’te İmparatorun baş ressamı ünvanını bıraktığı bildirdi. 16 Nisan 1828 tarihinde Bordeaux’da hayata veda eden Francisco de Goya’nın sanatsal çizgisini takip eden çıkmadı, ancak sonraki yüzyılda pek çok sanatçı, özellikle Picasso kendisinden ilham aldığını itiraf etti.








GOYA'DAN PORTRELER





Kaynak: http://galeri.antoloji.com,  www.youtube.com

1 Ocak 2015 Perşembe

Modern Resmin Temsilcilerinden 'Kandinsky'

Vasiliy Wassilyevich Kandinskiy 1866-1944

Kandinsky modern resmin en önemli temsilcilerinden olmuştur. Bazı sanat tarihçilerince soyut resmin yaratıcısı olarak da kabul edilmiştir. Babası Sibirya’nın Çin sınırı yakınlarında bulunan Kyakhta’nın yerlisi, annesi Rus olan Wassily 1866 yılında Moskova’da doğdu. Varlıklı ailesinin olanaklarıyla daha çocukken birçok şehri gezdi.
Ortaöğrenimini 1871’de Odessa’da tamamladı. Lise yıllarında resim yapıyor, bir yandan da amatörce piyano ve viyolonsel konserleri veriyordu.
1886’da Moskova Üniversitesi’nde hukuk ve iktisat öğrenimine başladı.1893 yılında doktoroya denk bir akademik unvan kazandı.
1896’da Estonya’daki Dorpat Üniversitesi’nden gelen profesörlük teklifini geri çevirdi ve 30 yaşında kendisini resme vermeye karar verdi. Münih’e gitti ve orada dört yıl Anton Azbe’nin yönetiminde çalıştı. İyi Almanca bildiği için ve eski Rus milliyetçilerinin çoğunlukla yaşadığı Münih'e taşındı. Azbe’nin atölyesinde Alexei Von Jamlensky ve Franz Marc ile tanıştı. 1900 ve 1908 yılları arasında Moskova Sanatçılar Birliği beraberinde sergiler düzenledi. Diğer yandan Münih sanat ortamına girdi. Yerel sanat okullarında çalışmalar yaptıktan sonra Phalanx sanatçılar grubunu kurdu. Her yönden yetenekli bir sanatçıydı ve öncelerinde öğrencisi olduğu Phalanx grubunun daha sonra öğretmeni oldu. 
1901 yılında Kandinski ve arkadaşları tarafından, sanatçıların sergi açabilme olanaklarını genişletmeyi amaçlayan sanatçı grubuna verilmiş bir isim olarak sanat tarihindeki yerini aldı. Oluşum, 1904 senesine kadar Münih sanat ortamında aktif olarak rol oynamıştır. 10 yıl beraber yaşadığı Gabriele Münter ile o dönemde tanışmıştır. 1904'de Kandinskiy ve Münter 4 yıl sürecek olan Venedik, Tunus, Hollanda, Fransa ve Rusya gezilerine başladılar. Gezileri boyunca Vincent Van Gogh, Paul Gauguin ve Claude Monet gibi empresyonisterin sanat yaklaşımları konusunda incelemelerde bulundular. 1908'de tekrar Münih'e dönerek yerleştiler. Daha sonra bu grubu Berlin’de Sezession, Dresden’de de Die Brücke gibi gruplar izledi.
1900’e kadar sanat öğrenimi devam etti.1903’de Moskova’da ilk kişisel sergisini açtı, bir yıl sonrada Polonya’da iki kişisel sergi daha düzenlendi. Kandinsky 1909 yıllarında ünlü emprovizasyonlarına başladı. 1911'de Kandinskiy, Münter ve diğer arkadaşları ile Münih'deki geleneksel sanatçılar derneğini ile bağlantılarını kopartarak Der Blaue Reiter (Mavi Binici) akımını oluşturdu. İki yıl sonra bu yeni grup Kandinskiy'nin önderliğinde Henri Matisse, Pablo Picasso, Robert Delaunay ve Paul Klee gibi zamanın önemli yaratıcılarını etrafında toplamıştı bile.
Kandinsky’ye soyut ressam niteliğini kazandıran ilk yapıtı 1910 tarihli “İlk Soyut Suluboya”ydı. 
1911’de Marc’la birlikte Blaue Reiter akımını kurdu. 
1912’de basılan “Sanatta Ruh” adlı kitabında sanatçı, kendi iç dünyasındaki lirik abstraksiyon özgürlüğünden söz etmekte.
1914'de savaş başladığında Gabriele Münter Münih'de kaldı, Kandinskiy Rusya'ya geri döndü ve Nina Andreçocuğu oldu.
1917’de Moskova’ya yerleşti. 1918 yılında Moskova Güzel Sanatlar Akademisi’nde profesörlüğe ve Halk Eğitim Komiserliği'nin sanat bölümü üyeliğine getirildi ve devlet tarafından kişisel bir sergi düzenlenerek onurlandırıldı. Kandinsky uluslar arası ün kazandıktan sonra, 1922’de ünlü tasarım okulu Bauhaus’ta ders vermesi için yapılan teklifi hemen kabul etti. Bauhaus’ta ders verdiği yıllarda ilk kitabı “Sanatta Tinsellik Üzerine”yi yazdı.1926’da “Düzleme Göre Nokta ve Çizgi” adlı ikinci kitabını yayımladı.
1928’de Alman uyruğuna geçti ancak Bauhaus’un kapanması üzerine 1933’de Fransa’ya göç etti.
1939 yılında da Fransız uyruğuna geçti ve 13 Aralık 1944 günü hayatını kaybedene kadar Paris’in Neuilly_sur_Seine’de yaşadı.



Önemli Yapıtları: İlk Soyut Suluboya, Mavi Dağ, Çan Kuleli Manzara, Siyah Kemer ile Siyah Çizgiler, Beyaz Çizgiler, Mavi Daire Dilimi, Başat Mor, Başat Eğri, On Beş, Ilımlılık, Hareketler, Bölünme Birlik, Daire ve Kare, Beyaz Dengeli Hareket.












Kaynak: http://www.biyografi.info







14 Aralık 2014 Pazar

Ölmeden önce izlenmesi gereken Ressam Filmleri =)

"Picasso'nun Sırları (1956)" Picasso'nun üslubunu canlı izleyebileceğiniz belgesel tadında bir film

IMDb: 7.8



"Ölmeyen İnsanlar (1956)" Ünlü ressam Van Gogh'un gençliği, ailesiyle ilişkileri, kardeşi Theo ile mektuplar aracılığıyla süren beraberliği, dostu Gogen ile geçirdiği fırtınalı yıllarını konu alan ve Anthony Quinn'in Oscar aldığı film 4 dalda da bu ödüle aday olmuştu

IMDb: 7.4



"Edvard Munch (1974)" Norveçli ekpresyonist ressam Edvard Munch'ın sanat yaşamını ve hayatını konu alan bir film

IMDb: 8.4



"Picasso (1985)" Picasso ve eserleri üzerine çekilmiş bir belgesel

IMDb: 7.9



"Caravaggio (1986)" Derek Jarman 17. yüzyıl ressamlarından Merisi da Caravaggio'ya ithafen yazıp yönettiği bu film ressamın yaşamını, sanat tutkusunu resimleri üzerinden inceleniyor

IMDb: 6.7



"Van Gogh (1991)" Ünlü ressam Van Gogh'un dramatik hayatını konu alan bir film


IMDb: 7.4




"Picasso ile Yaşamak (1996)" Picasso'nın François Gilot'la olan ilişkileri ve dahi sanatçının yaratıcılık, sadakatsizlik, delilik arasında bocalamasını anlatıyor

IMDb: 6.3



"Basquiat (1996)" Grafitti sanatçısı ve yeni dışa vurumcu ressam olan Jean Michel Basquiat adlı sanatçının, Andy Warhol tarafından keşfedilmesiyle birlikte göz kamaştırıcı yükselişini anlatan biyografik bir film 

IMDb: 6.9



"Rembrandt (1999)" Ünlü ressam Rembrandt'ı konu alan bir yapıt

IMDb: 6.2



"Pullock (2000)" Ressam Jackson Pollock'un hayatını ve sanat yaşamını içeren biyografik bir film

IMDb: 7.0



"Frida (2002)" Meksikalı Sürrealist ressam Frida Kahlo'nun sanatını konu alan 2 oscarlı biyografi içerikli bir film

IMDb: 7.4



"İnci Küpeli Kız  (2003)" Amerikalı yazar Tracy Chevalier'in romanından uyarlanan yapım,  Vermeer'le Griet'in sıradışı aşkının tabloya aktarılmasının hikayesini anlatıyor

IMDb: 7.0



"Modigliani (2004)" Çizdiği resimlerin gözlerini boş bırakarak imzasını atan, rakiplerinin aksine resimlerinin satılmasını umursamayan ve zamanın zengin ressamlarının aksine beş parasız yaşayan ressamın hikayesini anlatan bir film

 IMDb: 7.4



"Goya'nın Hayaletleri  (2006)" 1972 İspanya Katolik kilisesinin en güçlü olduğu dönemde ülkenin en ünlü ressamı Goya ve modeli arasındaki hikayeyi anlatıyor


IMDb: 6.9




"Klimpt (2006)" Görüntüleriyle de müziğiyle de sinemaya özgü görkemli bir alegori Yönetmen Raoul Ruiz'in sıra dışı, tartışmalara konu olan ressam Klimpt'e saygı duruşu niteliğindeki bu film, 19. yüzyıl sonunun özgün tarihsel zeminini büyük canlılıkla perdeye taşıyor.
IMDb: 5.0



"Edie (2006)" Sanat dünyasının gelmiş geçmiş en tartışmalı isimlerinden biri olan Andy Warhol, 'Filmlerimi ve resimlerimi üstüste koyun işte Andy Warhol karşınızda' der röportajlarından birinde... Bu film de Andy Warhol'un hayatından kesitler sunuyor

IMDb: 6.4



"Gece Bekçisi (2007)" Film, 1642'yi Rembrandt van Rijn'in hayatının dönüm noktası yapan, onu varlıklı ve ünlü bir sanatçıyken gözden düşmüş yoksul birine dönüştüren, ressamı hem o yapan hem de mahvına sebep olan "Gece Bekçisi" tablosundaki hain suikast komplosu, meşhur Hollandalı ressam ve kadınlarını anlatıyor 

IMDb: 6.5



"Rembrandt (2008)" Film, Rembrandt'ın hem dedektif, hem suçlayan, hem savcı, hem de hakim rolünü üstlendiği bir çeşit olay yeri incelemesini anlatıyor

IMDb: 7.1



"Değirmen ve Haç (2011)" Filmin konusu ve mekanı Flaman üstad Pieter Brueghel'in İsa'nın çarmıha gerilişini ve İspanyol işgali altındaki Felemenkleri betimleyen 1564 tarihli "Çarmıha Gidiş" adlı yapıtı

IMDb: 6.9



"Renoir (2012)" Yaralı asker ile usta ressam babası, kızıl saçlı bir esin perisi yüzünden birbiriyle çatıştığında ya sonuç trajedi olacak ya da yeni bir sanatçı doğacakır. 2012 Cannes Film Festivali'nin kapanış filmi, ressam Pierre-Auguste Renoir ile müstakbel film yapımcısı oğlu Jean Renoir'ın öyküsünü anlatıyor

IMDb: 6.5




Kaynak:http://www.filimadami.com


26 Ağustos 2014 Salı

Ressamların İmzaları

Kimi insanların soyismini, kimilerinin baş harfini kullandığı imzanın, kişiyi temsil ettiği gibi karakter analizinde de kullanıldığı söylenir. Sanatçıların eserleri kadar imzaları da önemlidir. Zamanla değişmeler görülsede, bakalım ünlü ressamların imzaları nasılmış..:)


Leonardo di ser Piero da Vinci



Pablo Diego Jose Francisco de Paula Juan Nepomuceno Crispin Crispiano de la Santisima Trinidad Picasso




Francisco José de Goya Lucientes




Salvador Domingo Felipe Jacinto Dalí Domènech




Raffaello Sanzio




Michelangeli di Lodovico Buonarroti Simoni





Albrecht Dürer 
(Dürer'in imzasının ilk logo varsayıldığı söylenir.)



Rembrandt Harmenszoon van Rijn





Vincent Willem van Gogh