İzleyiciler

paint etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
paint etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Temmuz 2016 Cuma

ÇOCUĞUN YARATICILIĞINI ORTAYA ÇIKARMAK




Yaratıcılık Çocuklukta Öğrenilen Bir Alışkanlık 

Herkesin içinde yatan bir yaratıcılık vardır. Bu yaratıcılık her birimizin farklı düşünce tarzından ve benzersiz olmamızdan kaynaklanıyor. Fakat belli kalıpların iyi ve kötü olarak nitelendirildiği toplum hayatında bireysel yaratıcılığı ortaya çıkartmak düşünüldüğü kadar kolay değil. Ellerinde çok fazla imkân olmayan ailelerin ve yüzlerce oyuncağı olmadan büyüyen çocukların, gençlik yıllarında yaratıcılıklarını ön plana çıkarttıkları ve hayatlarını bu şekilde kolaylaştırdıkları görülür. Bu yaratıcılıklarını her zaman için iyi yönde kullanıp kullanmadıkları toplum içindeki seçeneklere göre değişir. Bu yaratıcılığı gün ışığına çıkarmanın nasıl mümkün olduğu konusunda eğitimciler yeni yöntemler üzerinde çalışıyor. Araştırmalar açıkça gösteriyor ki sağlıklı teşvikler esaslı ve uygun gelişim için çok önemli. Yeterince sevgi görmemiş, konuşulmamış, hikâyeler okunmamış ve yaratıcı oyunlarla büyümemiş çocukların fiziksel, duygusal ve akademik açılardan bir çok problem yaşadıkları görülüyor. 

Amerika Birleşik Devletleri'nde yaygın sorunlardan birisi herkesin teknik öğrenmesi ve kalıplaşmasıdır! ABD’de bir çok genç üniversiteden mezun olduktan sonra orta seviyeli işlerde çalışmaya başlıyor. Bunun nedeni her bir mezunun aynı seviyedeki teknik bilgiye sahip olmasıdır. Başka ülkelerden gelmiş ve farklı kültürleri görmüş mezunlar ise daha yüksek seviyelerdeki işlere sahip oluyorlar. Çünkü kendileri Amerika’daki eğitimden teknik bilgileri aldıkları gibi farklı düşünüş kalıplarına sahip olduklarından yaratıcılıklarını ortaya çıkartmakta güçlük çekmiyorlar. 





Toplumda Bireysellik veya Kalıplaşma

Yaratıcılık ve yaratıcı bir şekilde düşünce tarzı çocukluktan öğrenilen bir şey. Televizyon ve bilgisayar oyunları başında büyüyen yeni nesil ne yazık ki yaratıcılığın ne olduğunu bilmiyor. Teknik bütün bilgiler yıllar boyunca çocuklarımızın beyinlerine işleniyor. İster okullarda, isterse aile içinde olsun “Bunu yapmalısın, şunu yapmamalısın” gibi öğretilerle çocukların düşünce tarzlarını geliştirmesi engelleniyor. Daha sonra farklı olmanın korkulacak bir şey olduğunun bilinci beyinlerine yerleşmiş gençler, iyisiyle ya da kötüsüyle toplumda yaratılmış kalıpların içine giriyor. 

“Birazcık can sıkıntısı kötü bir şey değildir çünkü insan canının sıkıldığı ve boşlukta olduğu zamanlarda kendisini düşünmek ve yaratıcılık için zorlar.” diyen Dr. Charles Fay ailelere çocukların sevgi ve mantıkla eşit orantıda büyümesi için yardımcı oluyor. 

Çocuklar kendilerini eğlendirmek için yaratıcı düşüncelerinin sonuçlarıyla geleceklerindeki akademik ve toplumsal başarı için gerekli olan ustalıklara erişirler. Çocuklarınız size gelip benim canım sıkılıyor dediği zamanlarda telaşlanmayın. Bu gibi durumlarda televizyon kanallarını karıştırmak veya yeni oyuncaklar almak yerine onlarla konuşmayı deneyin. Onlara şunu yap demek yerine sorular sorarak düşünmelerini ve yaratıcı bir faaliyet ortaya koymalarına yardımcı olun. 






Kaynak: http://indigodergisi.com/arsiv

12 Aralık 2014 Cuma

Türk üstadlardan 'İbrahim ÇALLI'

14 kuşağı ressamlarından İbrahim Çallı, Türk resim sanatının mihenk taşı olmuş, birçok önemli Türk ressamı onun atölyesinden yetişmiştir.


İbrahim Çallı, 13 Temmuz 1882’de, Denizli'nin Çal kasabasında doğdu. Çal’da rüştiyeyi, İzmir’de de Mülki İdadisi’ni bitiren Çallı'yı ailesi hayatını kazanması için İstanbul'a gönderdi. Ama Çallı'nın içinde çocukluğundan beri resim tutkusu vardı. Ailesinin isteği dışında böylece resim yapmaya başladı. İstanbul'da kaldığı handaki Vefa idadisi öğrencilerinin resim dersleri aldıklarını duyunca, o da onların arasına katıldı. Ancak İstanbul'da maddi olarak sıkıntı içindeydi. Bu yüzden ‘Arzuhalcilik’ daha sonra ise ‘Katiplik’ gibi çeşitli işlerde çalıştı. 

Çarşıkapı’da resim yapan Ermeni asıllı bir ressamla tanışması ve ondan kurs alması da bu dönemlere rastlamaktadır. Bir rivayete göre; Şeker Ahmet Paşa’nın önerisi ile bir başka rivayete göre de Ermeni ressamın yanına gelen bir ressamın tavsiyesiyle, Sanayi-i Nefise Mektebi’ne kaydoldu. Burada klasik tarzda bir eğitim aldı. Ancak, Meşrutiyet çağının bir genci olarak, atılımcı kişiliğini genç arkadaşlarıyla birlikte oluşturduğu Osmanlı Ressamlar Cemiyeti’nin etkinlikleriyle ifade eden sanatçı, yenilikçi kişiliğini kısa sürede farklı bir resim diline ulaştıracaktı. Köy kökenli bir ressam olmasıyla da, saraylı ailelerin ressam çocuklarından sonra Türk resmi için bir yenilikti. 

Çallı bir yandan katiplik yaparken bir yandan da akademideki öğrenimini üç yıl gibi kısa bir sürede tamamladı. 1914 yılında ise 'Çıplak Adam' ve 'Harekat Ordusunun Muhafız Alayı'ndan Maksut Çavuş' adlı tablolarıyla Maarif Vekaleti'inn düzenlediği yarışmada birinci olarak Fransa'da öğrenim bursu kazandı. Böylece Fransa'ya gönderilen Çallı, Paris Güzel Sanatlar Okulu'nda Fernand Cormon'un atölyesinde çalıştı. Burada hocasının ve devrin sanat yapıtlarındaki izlenimci üslubundan çok etkilendi. Bu dönemde, izlenimcilik Paris’te müzelere girmiş, sanat kamuoyunda benimsenmiş bir akımdı. Avrupalı genç ressamlar gibi burada öğrenim gören Türk ressamları da izlenimciliğe ilgi duymaya başlamışlardı. 

Dört yıl sonra Birinci Dünya Savaşı'nın da yaklaşmasıyla yurda dönen Çallı, Şişli’de açılan Harbiye Nezareti atölyesinde çalışmaya başladı. Müttefik ülkelere Türk toplumunun değişen yüzünü sanat yoluyla aktarmak amacıyla gerçekleştirilen bu etkinlik sırasında birçok sanatçı, Şişli’deki ahşap bir atölya birçok sanatçı, Şişli’deki ahşap bir atölyede gece gündüz savaş konulu resimler üretmişler ve bunlar daha sonra Viyana ve İstanbul’da sergilenmişlerdi.Serginin 1917 yılındaki İstanbul ayağında, Sanayii Nefise Madalyası kazanan ressam, sergiye ''Boğalı Kadın'', ''Topçu Mevzi Alırken'', ''Yaralı'', ''Siperde Sabah'', ''Çadır Önünde'' adlı resimleriyle katıldı. 

Birinci Dünya Savaşı'nın patlak verdiği yıllarda, Sanayi-i Nefise Mektebi'ne öğretmen olarak atandı. Fransız izlenimciliğini Türk resmine taşıdığı gibi bambaşka bir yol çizerek Türk resmini klasik öğretilerin sınırlarından çıkarıp yeni bir doğa ve figür anlayışı getirdi. O zamana kadar fotoğraftan yapılan manzara resimleri ve natürmortlar, Çallı'yla birlikte doğanın karşısına geçilerek yapılmaya başlandı. Türk resminde üsluba getirdiği yenilik dışında sanat anlayışına ve sanatçı hayatına da yeni bir bakış açısı getirmiştir. 1947 yılında emekli olan Çallı, 22 Mayıs 1960 yılında mide kanaması sonucu vefat etti. 

Eserlerinden bazıları: Cami Avlusu, Mevleviler, Dikiş Diken Kadın, Hatay, İstiklâl Savaşında Zeybekler, Türk Topçularının Mevzie Girişi, Nü, Balıkçı Kayığı, Çayır ve Keçiler, Manolyalar, Atatürk, İsmet İnönü ve Yahya Kemal Beyatlı portreleridir.


ESERLERİ


Cami avlusu



Mevleviler




Atatürk




Manolyalar




Zeybekler






25 Ağustos 2014 Pazartesi

Üstad 'Leonardo Da Vinci'


Leonardo Da Vinci Hayatı

İtalyan Rönesansının ve hümanizmin en büyük güçlerinden biri olan Leonardo Da Vinci, 1452 yılında ailesinin adını aldığı Vinci kasabasında doğdu. Babası avukat Ser Piero Antonio da Vinci, Leonardo'nun annesi soylu bir aileden gelmediği için onunla evlenemedi ve Leonardo evlilik dışı doğdu. Annesi Catarina sonradan başka bir erkekle evlendiği için Leonardo babasının evinde yetiştirildi.

Leonardo, ilk öğrenim yıllarında aritmetik ve geometride öğretmenlerini sorduğu sorularla şaşırtacak kadar çabuk ilerledi. Keskin zekası ve yetenekleri çok küçük yaşlarda bile dikkat çekiyordu. Müzikle de ilgileniyor ve oldukça iyi bir şekilde lut çalıyordu. Fakat çocukluk yıllarında en gözde uğraşı resimdi. Babası bu yeteneği farkedince, onu Flosansa'nın en önemli atölyelerinden birinin başında olan ve aslen bir kuyumcu ustası olan Andrea del Verroccio'nun eğitimine verdi. Burada Botticelli, Perugino, Lorenzo di Credi, Francesco di Simone, Botticini ve Biagio d'Antonio ile birlikte son derece kapsamlı bir sanat eğitimi aldı. Leonardo,1469 ile 1476 yılları arasında devam ettiği alışılmışın dışında bir eğitim veren 'politeknik labarutuvarından' çizim , mimari ve heykelin yanı sıra optik, botanik ve müzik alanlarında da temel bilgiler edindi. (Leonardo'nun ünlü Arno Manzarası, Müneccim Kralların Tapınması ve Aziz Hieronymus eskizi ile birkaç resim bu döneme aittir.) Veroccio'nun ''İsa'nın Vaftiz Edilmesi'' tablosundaki meleklerden birinini Leonardo'ya ait olduğu düşünülmektedir.

1472 yılının Haziran ayında adı Floransa'lı ressamlar loncasının defterine bağımsız bir ressam olarak Lyonardo di Ser Piero da Vincidiye geçti. 1482 yılına kadar ünlü ve zengin bir koruyucusu olmadan bağımsız olarak çalıştı. Sadece kendi seçtiği resim ve heykel konularını çalıştı ayrıca örneklerini doğadan alan ilk ressam oldu. Eski resim anlayışının biçim ve renk çalışmalarından oldukça ileri giderek ışık ve gölge etkilerinin ilk farkına varan ressam da o oldu. Rengin perspektifle değişkenliğini irdeledi. Fakat ışığın özelliklerini sadece görmekle yetinmedi, bilgiye karşı doymaz merakıyla gözün fiziksel yapısını inceledi, optik ve dalga hareketleri üzerine çalıştı. Bununla da yetinmeyen Leonardo, hayvan ve insan bedeninin yapısını inceledi ve adele hareketlerinin kurallarını araştırdı. İlk defa fizyoloji ve botanik'i inceleyerek bu bilimlere de öncülük yaptığını da eklersek onun ne kadar çok yönlü bir zeka olduğu anlaşılabilir.

1482 yılında Leonardo, Milano'ya gitti. O sıralar Milano'yu Ludovico Sforza yönetiyordu. Leonardo ona ilgi çekici bir mektup yazarak hizmette bulunmayı teklif etti. Askerlik ve savaş yönetiminde kendi buluşu olan dokuz yeni fikir ileri sürdü ve onuncu fikrini de şöyle özetledi; ''10. Barış zamanında, mimarlıkta, binalar kurmakta ve su yolları yapımında ustalara eriştim. Mermer bronz ya da tuğladan heykeller yontabilirim. Resim yapmak ise , mesleğimdir; bunu mesleğini yerine getiren herhangi bir adamın becerdiği kadar becerebilirim. Ayrıca, babanızın anısını ölümsüzleştirecek bir anıt yapabilirim.''

Leonardo Milano'ya giderken at başı büyüklüğündeki lutunu da yanında götürmüş, Dükün önünde çaldığı zaman bütün müzisyenleri altetmişti. Ayrıca zamanını en iyi hazırlıksız şiir söyleyicisiydi. Dük bu genç Floransalı ressamın çekiciliğine hemen kapıldı ve teklifini kabul etti. Böylece onun on yedi yıl Milano'da yaşayıp çalışmasını sağladı.

Dehasını çeşitli çalışmalarıyla ortaya koydu. Ludovico da onun kişiliğini sanatı kadar iyi değerlendirebilmesini bildi. Leonardo bütün saray eğlence ve gösterilerinin de başındaydı. Hicivler, alegoriler ve şarkılar yazıyor ve ayrıca kendi görevleriyle de uğraşıyordu. Bu yoğun çalışma temposunu kendine has bir uyuma düzeniyle gerçekleştirebiliyordu. Günün her saatinde yanlızca 15 dakika uyuyarak verimli bir çalışma sistemi geliştirmişti. 1485 'de Milano'da görülen bir salgın, Leonardo'ya şehri bir sağlık düzeniyle yeniden kurma fikrini verdi. Planları hazırladı ve Ludovico'ya sundu. Ertesi yıl Milano katedrali için planlar hazırladı. Bu arada geometri, astronomi, enerji ve lut yapımı üzerinde çalışıyor, boş zamanlarında da Francesco Sforza'nın at üzerindeki heykelinin modelini hazırlıyordu. Yıllarca süren çalışmanın sonunda 80 metrelik heykeli tamamladı ve Milano'da sergiledi. Fakat bu dev heykelin bronzdan dökümü yapılamamıştı ve altı yıl sonra da Milano Fransızların saldırısına uğradığında okların hedefi oldu ve yıkıldı.

Leonardo Da Vinci , 1494 yılında Lombardiya ovasını baştan başa kaplayacak su yolları şebekesinin planlarını hazırladı ve şimşek ve fırtına üzerine gözlemler yaptı. Ressam Leonardo ise ''Madonna'' resmini bitirmiş ve aynı yıl resimlerinin en ünlüsü ''Son Yemek''tablosuna başlamıştı. Bu resim Santa Maria delle Grazie manastırının duvarına yapılmıştı, fakat tempera boyası sıvaya, sıva da duvara uymamıştı, kısa zamanda parça parça dökülmeye ve bozulmaya başladı. Son Yemek adlı tablo, bozulmuş durumuna rağmen dünyanın en büyük eserlerinden biridir. Rönesansın kusursuzluğa ulaşan ilk baş eseri ve bütün çağların resim tarihinde en mükemmel kompozisyon diye tanımlanan bu eser, kusursuz tekniği ile ancak yaratıcısının esin kaynağıyla boy ölçüşebilir. Leonardo'nun Milano döneminde aralarında ''Kayaların Bakiresi'' adlı tablosunun da olduğu sayısız iç süsleme ve portre çalışması vardır.

Ludovico düklükten çekilince, Leonardo 1499 yılı sonunda Milano'dan ayrılarak Venedik'e gitti. Venedik'te Düşes Isabella Gonzaga onu son derece iyi karşıladı. Düşesin tebeşirle bir portresini yapan Leonardo, bunu sonradan bir tablo haline getireceğine söz verdi fakat bilim Leonardo'yu gittikçe daha büyük bir güçle kendine çekiyordu ve vaktinin çok büyük bir bölümünü matematiğe ve mühendisliğe ayırıyordu. Leonardo'nun mimari ve askeri mühendisliğe ilgisi, gezilerini ve etkinliklerini de belirlemişti. Savaş makineleri, toplar, nakliye ve kuşatma gereçlerine dair bilgisini dükalığın düşmesinden sonra, Cumhuriyetin askeri danışmanı sıfatıyla Venedik'e gittiğinde pratiğe dökme fırsatı buldu. Leonardo askeri mühendis olarak, Brunelleschi, Taccola, Francesco di Gorgio ve Valturio'nun kavramlarını geliştirdi. Ateşli silahların ortaya çıkmasından sonra karada ve denizde kullanılanılabilecek silahlar tasarladı ve balistik deneylerle bu silahların etkilerini gözler önüne serdi. Leonardo'nun diğer askeri tasarımları arasında çok namlulu toplar, fırlatma mekanizmaları ve patlayıcılar da sayılabilir. Ayrıca bugün kullandığımız haliyle makasın tasarımcısı da Leonardo'dur.

1500 yılının Nisan ayında Flosansa'ya doğru yola çıktı. Şimdi de coğrafyaya ilgi duymaya başlamıştı, Hazar Denizi'ndeki med ve cezir üzerine araştırmalar yapıyor, yazılar yazıyordu. Aynı zamanda Arno Nehri'nin kanalize edilmesi için planlar hazırlıyor ve diğer yol ve köprü yapımı projeleri üzerine çalışıyordu. Hatta bu tasarımlarının arasında 1502'de Osmanlı Padişahı II. Bayezid'e sunduğu ve Haliç için tasarladığı bir köprü de bulunur. Fakat kabul görmedi. -Bu tasarım daha sonra 2001 yılında Norveç'te yapıldı.- Bu dönemde Soderini Leonardo'ya yontması için bir mermer blok teklif etti, fakat buna ayıracak zamanı olmadığından teklifi geri çevirdi. Bu mermer daha sonra Leonardo'nun çağdaşı olan Michelangelo'ya Davut heykelini yapması için verilmiştir.

Michelangelo, Leonardo'yu sevmezdi. Bir gün yolda karşılaştıklarında, Michelangelo ona '' At ressamı! Bir heykeli bile bronza dökemeyip utanç içinde kaldın.'' diye bağırdığı rivayet edilir.

1502 yılında Cesare Borgia'nın hizmetine giren Leonardo, bütün orta İtalya'yı baş mühendis sıfatıyla dolaştı ve bu yolculukları sırasında yaptığı kusursuz ve ayrıntılı altı harita bugün Windsor Saray Kitaplığı'nda saklanmaktadır. Kısa bir süre sonra Floransa'ya dönen Leonardo, Floransalı bir soylunun sarayının toplantı odası için savaş resmi taslağı hazırlamakla görevlendirildi. Leonardo'nun değişiyle hayvanca bir çılgınlık olan bu savaş resmi bütün ressamların hayranlığını ve övgüsünü kazandı. Leonardo'nun Raphael gibi genç sanatçılar üzerinde bıraktığı etkiler büyük ve kalıcı oldu. Bu dönemde Leonardo, ünlü resmi ''Mona Lisa'' üzerinde çalışıyordu. 1506 yılında tamamlanan bu resimdeki kadın portresi, gülümsemesi, garipliği ve anlamının güçlülüğüyle ün salmıştır.

Aynı yıl bir kere daha Milano'ya gitti ve ünü ordan Fransa'ya kadar ulaşana dek orda kaldı. 1514 yılında Fransa kralı I. Fransuva'nın teklifini kabul ederek Ambois yakınındaki Cloux şatosuna yerleşti. Öldüğü 1519 tarihine kadar da burada yaşadı.

Olağanüstü resim ve heykellerinden başka not defterlerindeki yazıları ve taslaklarıyla yüzyılların en büyük insanı ve en yüce zekası sıfatını hakeden Leonardo, ta o çağlarda bir uçak taslağı çizmiş, buharın kullanılışını da inceleyip, bir buhar topu ve gemilere çark şemaları da çizmiştir.

Hidrolik biliminin yaratıcısı ve resim çekiminde karanlık odanın bulucusudur. Suyun molekül yapısı, ses ve ışık dalgaları üzerine geniş bilgisi olan Leonardo, çiçek ve filiz yapısı ve düzeni konusunda da çalışan ilk kişidir.









Kaynak:www.biyografi.info Görseller:www.andreabalt.com, blog.paperblanks.com, www.kuntskopie.de

"Duvarların Dili" - Graffiti/Sokak Sanatı Pera'da

Geçtiğimiz haftalarda Pera'da açılan Duvarların Dili sergisine gittim. İçlerinde Türkiye'de dahil olmak üzere 20 ülkeden katılan sanatçıların konuk olduğu sergi, gerçekten inanılmaz... Graffiti, sanatsal tarafıyla olsun, verdiği mesajlarla olsun zaten geçmişten beri hep ilgimi çeken bir sanat dalı olmuştur. Rap, Hip hop, Break dans ve Graffiti "Underground" diye tabir edilen yeraltı dünyasının ayrılmaz dörtlüsü olarak bilinir. Bu sergi gerek çizimlerle gerek fotoğraflarla herşeyi anlatıyor.
13 Ağustos-5 Ekim 2014 tarihleri arasında açık olan sergi, bence fırsat bulunduğu an gidilip görülmeli. 
Çektiğim fotoğraflardan bir kaçını sizle paylaşmak istiyorum..:)



















23 Ağustos 2014 Cumartesi

Türk Kadın Ressamlar


Açılışın heyecanıyla ilk paylaşımım özel olsun istedim. :) Veee Türk resim sanatına değen naif ellerle başlamayı kendimce uygun gördüm. Paylaşırken benimde ilk defa öğrendiğim ve yeniden hatırladıklarım oldu. Umarım sizler içinde bu bilgiler yararlı olur. Keyifli okumalar...=)




Mihri MÜŞFİK (1886 - 1954)

1886 İstanbul doğumlu - Tahmini 1954 yılında ABD'de ölmüş.
İlk Türk kadın ressamıdır. Eğitimine İstanbul'da başlamış Roma ve Paris'te devam etmiştir. Papanın ve Atatürk'ün ilk portresini yapan sanatçı, İstanbul Kız Güzel Sanatlar Akademisi'nde ilk kadın öğretmendir. Fausto Zonaro'dan resim dersleri almış daha sonra Roma ve Paris'te özel atölye ve sanat okullarına devam etmiştir. 1914'te Inas (kız) Sanayi-i Nefise müdürlüğüne getirilmiştir. Daha sonra ABD'ye yerleşen sanatçı 1938-1939-1943 uluslararası sergilere katılmıştır. ABD'de öldüğü bilinmesine rağmen ölüm tarihi kesin değildir.
Sanatçı Mihri Müşfik'in, Fransa Louvre Müzesi ve Sakıp Sabancı Müzelerinde eserleri bulunmaktadır.







Müfide KADRİ (1889 - 1911)

1889'da doğan Müfide Kadri, küçük yaşta resim ve musikide gösterdiği kabiliyetle dönemin sanat üstadlarını hayrete düşürmüştür. Bu arada meşhur Osman Hamdi Bey resimlerini görünce gözlerine inanamamış ve gözü önünde resim yaptırarak Müfide Kadri'nin kabiliyetini görmüş ve ikna olmuştur. Müfide Kadri, Osman Hamdi'nin tavsiyesi ile bir süre Halil Paşa'dan ders almıştır. Çok genç yaşta ilk kadın resim öğretmeni olmuştur. Resim çalışmalarının yanısıra beste çalışmaları da vardır. Ancak çok genç yaşta (22 yaşında) 1911'de aramızdan ayrılmıştır. Yakın akrabası, ünlü müzisyen Rauf Yekta Bey tarafından Karacaahmet'teki mezarına özel bir mezar taşı yaptırılmıştır.








Belkıs MUSTAFA (1896 - 1925)
1896'da İstanbul'da doğdu. İnas Sanayi-i Nefise Mektebi'nin ilk öğrencilerindendi. Okuldaki başarısı farkedilince eğitim için Berlin'e yollandı. Oradaki eğitimini tamamladıktan sonra Türkiye'ye döndü. Ancak üstün yeteneği nedeniyle ikinci kez Berlin'e yollandı. 1925 yılında orada öldü.






Melek CELAL (1896 - 1976)
Tepedelenli Ailesi'nin kültürlü kızlarından biri olan Melek Ziya, 1896 yılında İstanbul'da doğdu. Sanayi-i Nefise'de ve yurtdışındaki Güzel Sanatlar Okulları'nda eğitimini tamamladı. Kıbrıs'ın tanınmış kişilerinden Celal Sofu ile evlilik yaptı. uzun yıllar İstanbulda Moda'da oturdu. İkinci evliliğini Almanya'nın ünlü doktorlarından Lampe ile yaptı. Melek Celal son yıllarını yerleştiği Münih kentinde geçirdi ve 1976 yılında orada öldü. Eski eserlere derin tutkusu dolayısıyla el işlemelerinden ve giysilerden oluşan geniş bir koleksiyonu vardı. Kitaplar ise, bir diğer merakıydı, Fransızca, İngilizce ve Almanca yayınlanmış kitapları da vardır.







Emine Fuat TUGAY (1897 - 1975)

Geniş kültür bilgisi ve İngilizce yazdığı Oxford tarafından basılan kitabı ile tanınan Emine Fuat, meşhur Mareşal Gazi Ahmed Muhtar Paşa'nın torunu ve ünlü Kumandan, Bakan ve Büyükelçilerden Mahmud Muhtar Paşa'nın kızıdır. 1897 yılında İstanbul'da doğdu. Resim eğitimini Zürih'te ve Almanya'da yaptı. Eşi, ünlü elçilerimizden Ahmet Hulusi Tugay'dı. Emine Fuat hayırseverliği ve özellikle de hayvanlara olan düşkünlüğü ile de tanınmıştı. Tarih ve sanat bilgisi, değişik kültürler ve insanlara olan alakası ile devletimizi de muhtelif ülkelerde olgunlukta temsil etmiş, değerli sefirelerimizdendi. 1975 yılında vefat etti.



Güzin DURAN (1898 - 1981)

Musiki ve hat sanatkârlarının soyundan gelen Güzin Hanım, 1898 yılında İstanbul'da doğdu. İnas Sanayi-i nefise mektebinin ilk öğrencilerindendi. Burada tanıştığı hocası Prof. Feyhaman Duran'la evlendi.
Az sayıda resim çalışması olmasına rağmen el işlemeleri ve Karagöz malzemelerinin koleksiyonu ile de tanınır. Güzin ve Feyhaman Duran çifti evlerini ve eserlerini müze olarak bağışladılar. 1981 yılında Güzin Duran aramızdan ayrıldı.







Nazlı ECEVİT (1900 - 1985)


Asker kökenli bir aileden gelen Nazlı Ecevit, 1900 yılında İstanbul'da doğdu. Babası Albay Emin Bey, büyükbabası Ferik Salih Paşa'dır. Annesinin babası ise padişah yaverlerinden Kirat Paşa'dır.
Nazlı hanım, meşrutiyet döneminde kızlar için açılan İnas Sanayi-i nefise mektebi'nin ilk öğrencilerindendi. Ankara ve İstanbul'da resim öğretmenliği yapmıştır. Her tarzı başarı ile fırçasına aktarmıştır. Mesleği ile ilgili derneklerde başkanlık yapmıştır. 1985 yılında vefat etti.
Manzara, portre ve ölü doğaları ile tanınır. 1922-1947 yılları arası verdiği aradan sonra tekrar resme başlamış. 1948-75 arası Devlet Resim ve Heykel Sergi'lerinin hemen hemen hepsine katılmıştır. Eserleri çoğunlukla yağlıboya, suluboya, pastel ve karakalemdir.





Fahrünnisa ZEİD (1901 - 1991)


Şakir Paşa ailesinden yetişen ünlü bir sanatkâr da Fahrünnisa Hanım'dır. 1901 yılında Büyükada'da Şakir Paşa Konağı'nda doğdu. Dame de Sion'dan sonra Sanayi-i nefise mektebi'ne girdi.
İlk evliliğini tanınmış yazar Edip İzzet ile yaptı. İkinci eşi ise Ürdünlü Prens Zeid'dir. Eşinin görevi dolayısıyla Avrupa'nın sanat merkezlerinde yaşama fırsatı bulmuş ve resim çalışmalarına aralıksız devam etmiştir. Kendi yaşamı ve sanatını anlatan bir kitabı da bulunmaktadır. 1991'de Ürdün'de vefat etti.
Lirizm ve romantizme dönük resimleriyle ve son döneminde yoğunlaştığı portreleri ile tanınmıştır.





Aliye BERGER (1903 - 1974)


İstanbul'un ünlü ailelerinden Şakir Paşa'nın son kızıdır. 1903 yılında İstanbul'da doğdu. Küçük yaşta keman çalışması ile musikiye yöneldi. Daha sonra resme yönelmesi, belki de yine ressam olan ağabeyinden kaynaklanmıştır. Bir konjurda birinciliği alan tablosu ile kendine özgü bir üne kavuştu. Eşi İstanbul'un tanınmış ailelerinin çocuklarına ve Osmanlı Sarayı'ndaki müzikseverlere özel dersler veren Macar kökenli virtüöz Berger'di. Yaşamlarını daha çok babasının adını taşıyan Büyükada'daki köşkünde sürdürdü. Son yıllarını, daha sonra kapısına plaketi konulan, Narmanlı Yurdu'ndaki dairede geçirdi. 1974 yılında aramızdan ayrıldı.
Dışavurumcu oyma baskıları ile tanınır. 1954'de Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Derneğinin açtığı yarışmada "Güneş" adlı kompozisyonu ile birincilik,1955'te de Tahran Biennalinde ikincilik almıştır.1951-54 arası oyma baskı tekniğini yaymak amacı ile, İstanbul manzaraları ve tebrik kartları da üretmiştir.





Sabiha BOZCALI (1903 - 1998)
1903 yılında geçmişi paşalarla dolu olan bir ailenin kızı olarak dünya'ya geldi. Dört ayrı ülkede resim eğitimi alan tek ressamımızdır. İlk olarak 16 yaşında Münih'e gönderildi. Yurda döndüğünde ise Sanayi-i Nefise mektebine gitti. Kazandığı burs ile 1930-33 yılları arasında Paris'te ressam Paul Signac'ın öğrencisi oldu. Yurda döndükten sonra Mısır'a davet edilerek sarayın duvarlarını süsleyen tablolar yaptı. Daha sonra Roma'da Papalık Müzesi'nde de aynı tarz çalışmalar yaparak ününe ün kattı. 1998 yılında aramızdan ayrıldı.







Hale ASAF  (1905 - 1938)


1905 yılında İstanbul'da doğdu. Soylu bir ailenin kızıydı. Anne ve babasının şiddetli geçimsizlikleri yüzünden evden uzaklaştırılarak, 16 yaşındayken Almanya'ya gönderildi. Annesi'nin İsviçre'de veremden ölümü üzerine bir süre İsviçre'de yaşam sürdü. Daha sonra yurda dönerek kısa bir süre İstanbul Güzel sanatlar Akademisine devam etti. Kısa yaşamı süresince meydana getirdiği çoğu eseri Fransa'da kaldığı için (eldeki verilerden yola çıkarak) tarzının Matisse görüş ve tekniğine bağlı kaldığını varsayabiliriz. Matisse'de olduğu gibi Hale Asaf da şematik, biçimleri fazla belirlenemeyen, kroki, niteliğinde bir desen, boya katları arasında sızan cizgileri örten parlak, az karışımlı renkler belirir. Hale Asaf'ın bir süre, Paris'te Jeune Europe Galerisinde çalıştığı da bilinmektedir.
Hale Asaf, Cumhuriyet Dönemi'nin ilk sanatçı topluluğu olan Müstakil Ressam ve Heykeltraşlar Birliği'nin kurucuları arasındaki tek kadın üyedir.
Fürumet TEKTAŞ (1912 - 1961)
Ünlü diplomat, Büyükelçi Suat Davaz'ın kızıdır. 1912 yılında İstanbul'da doğdu. Eğitimini Roma ve Paris'te müzik ve resim üzerine yaptı. 1938'de Türkiye'ye dönerek Afif Tektaş ile evlendi. Türkiye'de ilk Flarmoni Derneğini kurdu ve galeri açtı. Fürumet, 1961 yılında genç yaşta hayata veda etti.







Eren EYÜBOĞLU (1912 - 1988)

Anadolu insanının yaşamını işlediği resimleri ile tanınır. Yaş Güzel Sanatlar Akademisinden sonra Paris'e, Julien Akademisi'ne gitmiş, oradan sonra da André Lhote ile 4 sene çalışmıştır. Manet ve Cézanne'dan etkilenmiştir. 1936'da Bedri Rahmi ile evlenip İstanbul'a yerleşmiştir. Eren Eyüboğlu yapıtlarında foklorik özellikleri plastik değerlerle bütünleştirmiş, biçim olgunluğunu ve anıtsallığı yeğleyerek süslemecilikten kaçınmıştır. Eren Eyüboğlu resim yanında Mozaik çalışmaları da yapmıştır. Ankara Etibank, Mozaik Pano (1956) 4. Levent Mah. Konut duvarları. (1956-7) Ankara Cocuk Hastahanesi, Hacettepe (1955) İstanbul Manifaturacılar çarşısı. (1963-65) Cerrahpaşa Hastahanesi (1978) Haydarpaşa Göğüs Hastalıkları Hastahanesi için Mozaik Pano Kompozisyonları gerçekleştirmiştir










Şükriye DİKMEN (1907 - 2000)

Tek figürlü kadın ve genç kız portrecisidir. Genellikle kontrplak üzerine çizdiği, sınırları belli, iri gözlü, minyatürleri, Japon estamplarını hatırlatan kadın başları, yüzleri çevreleyen ovalleri, dış dünyaya açılmış birer aydınlık pencere gibi duran gözleri, ince boyunları, kavuşturulmuş elleriyle Şükriye Dikmen'in kadın figürleri, tartışılmış kişiliğinin ürünleridir.
Kaynaklar: www.arabulogren.com , www.istanbulkadinmuzesi.org, www.turkishpaintings.com