İzleyiciler

sculpture etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sculpture etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Temmuz 2015 Salı

Şadi Çalık "Soyutu Bulmak"




ŞADİ ÇALIK VE SOYUTU BULMAK

Şadi Çalık heykelleri soyut konusunda çok erken dönemlerde ulaştığımız doruklardan birini temsil eder. Kaynağını Antik Yunan ve Mısır sanatlarında bulduğunu söylediği heykel çalışmaları, malzemesiyle bir hesaplaşmayı ifade ettiği gibi, dünyanın rasyonel alımlanışının da peşindedir.


Yonttuğu heykele duyduğu aşkla onun canlanmasını sağlayan Kıbrıslı heykeltıraş Pygmalionun hikayesi pek çok farklı yoruma konu olmuştur. Temelde bir dönüşüme denk gelen hikayenin merkezi sorunsalı, ilk bakışta sanat yapıtı üzerine bir meselmiş gibi görünür; sanatçı ve yapıt arasındaki ilişkide çözümlenmek istenir. Oysa Pygmalion, Afrodit hikayesinin bir parçasıdır sadece. Bu anlamda onu, güzel kavramı ve güzellikin oluşumuyla ilgili bir çerçeve içinde düşünmek gerekir. Zaten heykeltıraşın eylemine yakından baktığımızda, bunun bir ideyi/kavramı gerçeğe dönüştürmek/nesneleştirmek şeklindeki çok daha yaman bir problemle ilgili olduğu dikkat çekecektir. Bir kavram nasıl olur da gerçeklikte var olabilir ya da gerçekliğe karşılık gelebilir?

Heykel sanatı, içinde bulunduğumuz uzaya biçim vermek, onu hacimsel olarak, yer kaplamasıyla, dolulukları ve boşluklarıyla, sanatçının ve alımlayıcının dokunaçlarıyla yeniden var etmek anlamında düşünülürse, özne-nesne düalizmini dolaşan bir Demokles kılıcı niteliği kazanır. Kandinskinin, Sanatta Ruhsallık Üstüne kitabında yer alan, Sanatların çağlar boyu süregelmiş olan ilişkisi dışsal formlarla değil, anlamladır. yorumu herkesten çok heykeltıraşı bağlayıcı bir niteliğe bürünür. Uzay nasıl olacak da anlama bürünecektir?



"ODTÜ Atatürk Anıtı"



SOYUTU KURMAK

Her ne kadar, heykel alanına uzakmış gibi dursa da, bunun yanıtı soyutun doğru şekilde kavranmasından geçer. Sanat alanında anlam sorunsalının çözüm yeridir soyut. Bunun anlaşılabilmesi, öncelikle örgün eğitimimiz boyunca bize dikte edilmiş kötü kavramlaştırmalardan kurtulmayı gerektirir. Ne yazık ki birçok sanatçı ve -daha da kötüsü-  sanat tarihçisi, beş duyu organımızla tanımlayamadığımız şey olarak bilirler ve sanat alanına dış dünyada karşılığı olmayan, duygularla ilgili vb. Şekillerde tercüme ederler soyutu. Böyle anlaşıldığında ise, soyutun kavramla buluşması, anlamın kurucu öğesi olarak değerlendirilip yorumlanması olanaksız hale gelir. Soyut çalışan sanatçılar da, iki anlaşılmazlık bulutu arasında kaybolup giderler; ya melankolik bir biçimde içindekini betimliyora meyledilir ya da her yaptığı da sanat oluyor bunlarına dönüverir algı. Hele de söz konusu olan heykel olduğunda, bu garip yorumlar, murcu, çekici bırakıp koşar adım kaçıp uzaklaşmasına yol açar sanatçının. Tek tek şeylerin tümel bir kategori altında ifade edilmesidir. Kelimenin kökeninde yatan ayırt edilme, bir şeyden alınıp çıkarılma bir indirgeme gibi anlaşılmamalıdır. Aksine, bir şeyin ilineklerinden sıyrılarak öz olarak ortaya konmasıdır. İnsanlık teriminde olduğu gibi, insanlardan doğmasına karşın artık tek tek onlarla ilgisi olmayan, ama yine de onların genelini tanımlayan olgular soyutu ifade edebilir. Dolayısıyla insanın tüm kavramsal cephaneliği soyutlama edimi tarafından kurulmuştur. Bununla birlikte soyutlama ile soyutu da birbirinden ayırt etmek gereklidir. Biri bir edimi ifade ederken, diğeri doğrudan kavramın kendisini oluşturur. Sanatlar için bu ayrım kritik önemdedir, çünkü zaman içinde iki sözcüğün kazandığı anlam; figüratif olandan yol çıkarak biçim bozmalarla oluşturulmuş ile hiçbir figürü betimlemeyen, dolaysız kendiliği ifade eden olarak ayrışmıştır. (Burada dikkat edilmesi gereken bir başka nokta, figür sözcüğü yerine nesnenin tercih edilmemiş olmasıdır. Keza figürden ve onun temsilinden uzak durabilmesine karşılık, bir özne için bilgi objesi olma anlamındaki nesneden kaçamaz soyut sanat; nesnesiz değildir. Yalnızca zihinsel bir nesneye karşılık gelir bilgi objesi.)

Tarihsel birtakım nedenlerden dolayı, ülkemizde heykeltıraşla soyutun buluşması sıkıntılı olmuşsa da çok önemli heykeltıraşlar yetiştirmiş olduğumuzu söyleyebiliriz. (Belki de bize rağmen yine de yetişmiştir onlar diye düzeltmek gerek buradaki ifadeyi).

KİBRİT KUTUSU VE ÜÇGEN

Şadi Çalık heykelleri soyut konusunda çok erken dönemlerde ulaştığımız doruklardan birini temsil eder. Kaynağını antik Yunan ve Mısır sanatlarında bulduğunu söylediği heykel çalışmaları, malzemesiyle bir hesaplaşmayı ifade ettiği gibi dünyanın rasyonel alımlanışının da peşindedir. 1950li yıllarda yaptığı ilk soyut heykelleriyle nesnel dünyanın peşinde olduğunu söyler sanatçı. Siren Çalık, İş Bankası Yayınları arasından çıkan retrospektif sergi kitabında bunu, Şadi Çalıkın  heykellerindeki üçgen kurguya atıfla anlatılır. 1952 yılına tarihlenen Uçan Formun pek güzel gösterdiği bu üçgen yapı, dış dünyanın fiziksel gerçekliğinin soyut bir formda betimlenmesidir. Uçanın bir kuş değil bir form olduğunu gösterir bize.

Matematiksel bir gerçeklik olarak üç noktadan bir düzlem geçer tanımının fizik dünyadaki yorumunu aramaktadır Şadi Çalık. ODTÜ Fizik Bölümü Üçlü Amfinin ortasına dikili bulunan heykeli bunun en güzel örneklerinden biridir. Çağlar boyunca ocaklarda ateş pişirmek için kullanılan sacayaklarında kullanılan, mitolojide Apollonun kahinlik yapmak için kullandığı formun bir uzantısıdır bu heykel. Altı metrelik boyuyla iki kat arasında üç nokta üzerinde yükselen soyut heykel, nereden bakarsanız bakın sürekli dönüyormuş izlenimi verir. Bir yüzde bakır, öbür bir yüzde çelik kullanılarak yapılmış heykelin doğal renkleri de bu hareket duygusunu destekler. Her gün heykelin çevresinde dönenler çok daha iyi anlarlar bu duyguyu. Yer değiştirmenin/hareket olgusunun kavramsallaştırılmış halidir Çalıkın heykeli. Aynı duyguyu İstanbu Merterdeki Vakko Genel Müdürlükler Binası için yaptığı heykelinde, bu kez yüzeylerin yer değiştirmesinde hissedebilirsiniz.


"Soyut Heykel - 1969" (Türkiye'de mimari içinde yer alan ilk soyut heykeldir.)


Galatasaraydaki, İstiklal Caddesinin simgesi haline gelmiş bulunan 50. Yıl Anıtı ise, soyut konusunda ulaşılmış yetkinliği gösterir. Türkiye Cumhuriyeti devrimlerini ve ilerlemeye olan inancı simgeleyen heykel, adeta yerin altından gelen bir gücün etkisiyle diyagonal bir biçimde gökyüzüne sıçramaktadır. Necati Cumalı Etiler Mektupları adlı kitabının Şadi Çalıkın ölümü üzerine kaleme aldığı denemesinde, bu heykelin adeta çıkış mottosunu verir bize: Kalabalık figürler ile eşya bir romanın sayfalarındaki gibi uyu içinde akarlar. Her figürü canlıdır. Yüzeyler en aza indirilmiş, duyarlı bir elin geçtiği yalınlık kazanmışlardır. Bir konuşmamızda, en güzel heykel kibrit kutusudur, kibrit kutusunu ilk yontan insanın yaratıcılığına erişmek isterdim. demişti.


"50.Yıl Heykeli"


Gerçekten de kibrit kutusunda tutuşmayı bekleyen çöplerin birbirinin önüne atılışlarına benzer 50. Yıl heykeli. Soyutlama gücünü de bu metafordan alır. Birbirine benzeyen yüzleriyle, bağımsızlık ve kardeşliğe duydukları inançlarıyla öne atılan Anadolu halklarının devrim coşkusu, hiçbir figüre gereksinim duyulmadan bu soyut form içinde bir araya getirilmiştir.

SOYUT HEYKEL VE MİNİMUMİZM

1957 yılında Amerikan Haberler Bürosunda açılan bir karma sergide yer alan Minimumizm adlı heykeli ise, Minimalizm akımından çok daha önce, heykeltıraşın soyutla ulaşılacak yalınlık konusunda ulaştığı noktayı simgeler. Çizginin mekan içindeki değerini göstermek amacıyla yaptığını söylediği Minimumizm, onun zaman zaman resimle de buluşan kompozisyon anlayışını özetlemesi bakımından ilgi çekicidir: Tek bir çizgi heykel olarak bir mekan yaratabilir. Canan Beykal da 13 Ekim 1994 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan yazısında, Çalıkın bu öncü yönünün altını çizer; sanatçının heykelle birleşmiş ses enstalasyonu gibi düşünceleri olduğundan söz eder. Soyut çalışmalarının yanı sıra, soyutlamaları da pek çok çağdaş sanatçıdan daha taze bir soluk taşır Şadi Çalıkın. İstanbul Resim Heykel Müzesinde bulunan Vietnam heykeli, Karaköydeki Ziraat Bankası Genel Müdürlüğü kapısı gibi çalışmaları figürü kavramsal düzeye yakınlaştırmanın, kavramla nesnesini yeni bir sentez içinde değerlendirmenin örnekleridir. Dönemin sanat anlayışı yüzünden istediği projeleri çoğu zaman gerçekleştiremeyen, kazandığı yarışmalarda maket aşamasında kalmış pek çok çalışması bulunan bu büyük heykeltıraş, yine ODTÜ yerleşkesine yaptığı Atatürk heykeliyle anıt konusunda ülkemiz için en güzel örneklerden birini verir. Bir noktadan fışkıran çalılar gibi küçük bir tepenin üzerine yerleştirilmiş olan bu kütlesel heykel, anıt heykellerin bir şablonmuşçasına birbirini tekrar etmeyebileceğini, yeni bir form arayışını da içine alacak şekilde yorumlar yapabileceğini ispat etmektedir.

Soyut, insanın zihinsel yetileriyle kendine verili gerçekliği dönüştürme gücünü anlatır. Bu gücün kurucu doğası, bugün bildiğimiz dünyayı yaratarak insanı diğer tüm canlılardan ayırmaktadır. İnsan soyutlayan canlıdır. Heykeltıraş da, zihnin dünyayı biçimlendirdiği yerde durup Pygmalionun peşinde olduğu dönüşüm anının heyecanını en derinden duyma şansına kavuşmuş kişidir.


"Kapı-1970"



Kaynak: Barış ACAR Artist Dergisi 2008, Eylül sayısı


24 Nisan 2015 Cuma

'Alberto Giacometti' Kimdir?




Alberto Giacometti, 10 Ekim 1901 tarihinde Canton Grigioni’deki Stampa Kasabasında dünyaya geldi. Ba­bası, ressam Giovanni Giacometti; annesi Annetta Stampa’dır. Alberto, dört kardeşin – Diego, Ottilia, Bruno – en büyüğüdür.

Sanatçının çocukluğu, Val Bregaglia’nm küçük köyünde yüksek ve ince çam ağaçları, taşlar, arkadaşlar ve canlı renkli tablolar arasında geçti. Alberto, genç yaşta mesleğini öğrendi ve 1913 yılında «Masanın Üzerindeki Elmalar» adlı ilk yağlıboya tablosunu yaptı, bir yıl sonra da «Diego’nun Kafası» adlı ilk heykelini meyda­na getirdi.

Giacometti, o yıllarda yaptığı tabloların motiflerini masal, aile sahneleri, asker ve at temalarından almak­taydı. Daha sonraki yıllarda gerçek aile ve arkadaş portreleri ve peyzajlar yaptı.

1915 yılında Schiers Koleji’ne giren Giacometti, 1919’a dek burada öğrenim gördü. Ancak, bu arada resim çalışmalarını bir kenara bırakmayıp çeşitli tablolar da yaptı. Kolejdeki öğrenimini tamamladıktan sonra kısa bir süre Cenevre’deki Sanat ve Meslekler Okulu’na devam etti. 1920 yılında İtalya’ya gitti. Resim ve ressamlar hakkındaki bütün bilgisine rağmen Venedik’te Tintoretti, Padova’da Giotto, Assisi’de de Cimabue’nin sanatı karşısında şaşkına döndü. Roma’da akrabalarının yanma yerleşen sanatçı, sabahtan akşama dek şehri dolaşarak eserlerine yeni manzaralar keşfetti.

Sanatçı, bir süre sonra Paris’e döndü. 1 Ocak 1922’de Grande – Chaumière Akademisi’nin heykeltraşlık kurs­larına yazılarak Bourdelle’in sınıfına devam etti. Sanatçı, bu arada babasının kendisine gönderdiği çok az miktardaki parayla yaşıyor ve Akademi’den çıkınca bir otelde çalışıyordu.

1925’de ilk atelyesini açtı. İki yıl sonra atelyesini Hippolyte Maindron Sokağı’na nakletti. Bu devrede arasıra Lipchitz’e gitti. Sanatçı, sık sık arkaik veya primitif sanatla, kübist sanatı incelemek için birçok müze ve gale­rilere gidiyordu.

Giacometti’nin Fransız kültürel sanat hayatına atılışı 1928 yıllarında Madam Bucher’nin galerisinde iki hey­kelini – bir baş ve bir figür – sergilemesiyle başlar. Sanatçının bu iki yapıtı koleksiyoncular ve diğer sanatçı­lar tarafından büyük ilgiyle karşılandı. Birkaç ay sonra Masson, Leiris ve Desnos, Limbour, Miro, Calder gibi sürrealistlerle tanıştı. Henüz hiçbir yapıtını satmamış olan sanatçı, üç yerden teklif aldı ve sonunda Pier­re Loeb’in Galerisi ile bir yıllık anlaşma imzaladı. Burada Miro ve Arp’la birlikte eserlerini sergiledi. Bir sü­re sonra bazı nedenlerden dolayı galeriden ayrılarak kardeşi Diego ile süs eşyası yaparak para kazanmaya başladı.

Bu arada Giacometti’nin eserleri sürrealistlerin dikkatini çekti ve kendisini gruplarına davet ettiler. Sa­natçı bu çağrıyı kabul ederek sürrealistler grubuna dahil oldu ve Aragon, Breton, Eluard, Dali, Ernst’le çalış­maya başladı. Sanatçıların bu beraberliği 1935’e dek sürdü.

1935 – 1945 yılları arasında Giacometti’nin sanat yaşamında iki bölüm görülür: 1935-40 yılları arasında mo­delden esinlenerek, 1940-45 yıllarında ise hayal gücüyle yapıtlar verdi. Aynı yıllarda modem realist Balthus, Gruber ve Derain’le de arkadaşlık kurdu.

Sanatçı, Savaş sırasında 1942 yılına kadar Paris’te kaldı ve günlerini Picasso ve Sartre’la beraber geçirdi. Giacometti ile Sartre arasında gerçekten büyük bir arkadaşlık doğdu. 1942-1945 yılları arasında İsviçre’ye dönüp daha önceki yıllarda her yaz gitmeyi adet edindiği Cenevre’ye yerleşti Burada Annette Arm adında bir genç kıza rastlayarak 1949 yılında evlendi.

Sanatçı, Savaş bitince tekrar Paris’e dönerek yoğun çalışmalarına başladı. Giacommetti, on yıllık bir çalış­ma ve deneylemelerden sonra istediği görüş şeklini elde etti. Sanatçının eserleri Paris gibi dünyanın bütün sanat çevrelerinde, New York, Milano, Londra, Zürih’te tanınıyor, büyük bir ilgi ile karşılanıyordu 1962 yı­lında, iki yılda bir tertiplenen Venedik Uluslararası Resim ve Heykel Sergisi’nde büyük ödülü kazandı. He­men bir yıl sonra yani 1963’de aldığı New York Guggenheim ödülü sanatçının başarılarının ispatlarıydı.

Giacometti, bu denli üne kavuşmasına rağmen kendi geleneklerinden vazgeçmedi. H. Maindron Sokağı’ndaki küçük atelyesinde öğleden sonralarını heykellerine, gecelerini resimlerine ve akşamlarını arkadaşlarına ayırarak yaşamına ve çalışmaya devam ediyordu. Sartre, Genet, Leiris veya Yanaihara gibi arkadaşları kendi­sine model; Caroline gibi modeli de kendisine arkadaş oluyordu.

Ömrünün son yıllarında doğduğu kasaba olan Stampa’ya sık sık geziler yapan sanatçı, 1966 yılında hayata gözlerini yumdu.
































Kaynak: www.ressamlar.gen.tr

Alberto Giacometti Sergisi (11 Şubat - 26 Nisan 2015)

Pera Müzesi ünlü heykeltıraş ve ressam Alberto Giacometti’nin retrospektif bir yaklaşımla hazırlanmış Türkiye'deki ilk kapsamlı sergisini sunuyor.

Paris’teki Giacometti Vakfı’nın katkılarıyla hazırlanan sergi, gençlik dönemi çalışmalarından son yapıtlarına, tamamlanmamış bir eserine dek büyük ölçüde, sanatçının yaşamı boyunca çalıştığı Montparnasse’taki atölyesinde geçen verimli sanat yaşamını gözler önüne seriyor.

Giacometti’nin çalışmalarının belirleyici iki dönemi olan, II. Dünya Savaşı öncesi ve sonrası çevresinde, Paris’teki dönemin önde gelen sanatçı ve entelektüelleriyle dostluklarına da uzanan zamandizinsel ve tematik bir güzergâh sunuyor.

Gençlik dönemi yapıtlarına ayrılan ilk bölümde, az bilinen bir dizi resim üstünden, babası, İsviçreli Art-İzlenimci ressam Giovanni Giacometti’nin etkisi ve genç sanatçının gelişimindeki rolü ortaya konuyor. Alberto Giacometti’nin 1922-1935 arasında, Post-Kübist sanatçılar ve Gerçeküstücü akımla ilişkisi, Paris’te yaptığı önemli bir heykel grubu, Paris’teki ilk yıllarını ve dönemin sanat sahnesinde oynadığı belirleyici rolü açığa vuruyor.

İkinci bölüm, büyük yapıtlarla birlikte çoğunluğu 1950-1960 yılları arasında gerçekleştirilmiş, sanatçının dünya algısını geliştirdiği ve gerçeği olduğu gibi değil de gördüğü gibi yansıttığı olgunluk dönemi yapıtlarını ele alıyor. Bu, ayrıca insan figürü üstüne çok yoğun biçimde çalıştığı bir dönem. Giacometti, resimde olduğu gibi, heykelde de, doğadan ya da bellekten aralıksız çalışıyor, yakınlarının yüz çizgilerinde insanlığın evrensel ifadesini yakalamaya uğraşıyor.

1960’lı yıllarda, Giacometti yaşadığı kente, Paris’e, sokaklarını, kafelerini, atölyesini ya da karısı Annette’in dairesi gibi daha özel yerleri de çizerek saygısını sunmuştur, bu çizimler onun en son kitabını oluşturacaktır: Paris sans fin (Sonsuz Paris). Sergide de söz konusu çizimlerden geniş bir litografi seçkisi de yer alıyor.

Sergiye ayrıca arşiv belgeleri (mektuplar, hazırlık desenleri, yayınlar) ve dönemin önde gelen fotoğrafçılarının sanatçıyı yorumladığı bir fotoğraf seçkisi de eşlik ediyor.







Kaynak: www.peramuzesi.org.tr - www.youtube.com

12 Aralık 2014 Cuma

Kağıttan 3 Boyutlu Büstler

Yaratıcılık yine sınır tanımamış, bu kağıt büstler görülmeye değer.. :)



















Kaynak: http://www.formistan.com







4 Eylül 2014 Perşembe

Mitolojinin Efsane Hikayelerinden 'Apollon ve Daphne'

Apollon ve Daphne'nin (Defne, Dafni diyede bilinir) hikayesi Yunan mitolojisinde en sevdiğim hikayelerden biridir. Üniversitede mitoloji dersinde hocamızdan bu hikayeyi dinlerken o kadar etkilenmiştim ki, arkadaşımla heykel dersinde Apollon ve Daphne'yi çalışıp, bu büyük aşkı alegorileştirmiştik..=) Bu güzel hikayeyi paylaşmazsam olmaz ancak öncesinde Apollon kimmiş tanıyalım..


Apollon, mitolojide müziğin, sanatların, güneşin, ateşin ve şiirin tanrısıdır. Ayrıca kehanet yapan, bilici tanrıdır. Aynı zamanda kahinlik yeteneğini diğer insanlara da transfer edebilir. Zeus ve Leto'nun oğlu, Artemis'in ikiz kardeşidir. Orijini Yunan olan Apollon, Roma mitolojisine Apollo ismiyle geçmiştir. Altın bir lir çalar ve Müzler korosunun başıdır. Gümüş yayıyla oku en uzağa o atabilir; okların tanrısıdır. Tıbbı insanlara o öğretmiştir; hekimliğin tanrısıdır. Asla yalan söylemez; ışığın ve gerçeğin tanrısıdır. Kutsal ağacı defne, hayvanları yunus, atmaca, kuğu ve kargadır. Lakapları "okçu", "Likya'lı" ve Latince'de yırtıcı kuşlara ilişkin olarak kullanılan, "yırtıcı" anlamına gelen "Vulturus"dur. Olymposluları altın liriyle eğlendiren, çok uzaklara ok atabilen, hastaları iyileştiren, iyileştirme sanatını hastalara ilk öğreten gümüş yayın efendisi okçu Tanrı olarak Yunan şiirlerine geçmiştir. Aynı güneş ışınları gibi Apollon'un okları da hem hasta edici hem de iyileştiricidir. Her ne kadar ışıkla özdeşmeşmiş ise de, ilk ortaya çıktığında Apollon, güneş tanrısı değildir. Asıl yunan güneş tanrısı Helios'dur. Apollon ve Artemis'in, güneş-ay ile özdeşleşmesi daha sonradan gerçekleşmiş, özellikle Romalılar döneminde bu anlayış kuvvetlenmiştir.




Apollo ve Daphne, İtalyan sanatçı Gian Lorenzo Bernini‘nin, günümüzde Roma, Galleria Borghese‘de bulunan mermer heykelidir. 1622-1625 yılları arasında üzerinde çalışılmış bu heykel 243 cm boyundadır.


Mitolojiye göre bir gün Apollon Thessalia'da kıyıları ağaçlarla gölgelenen Peneus ırmağı kenarında, güzel genç bir kız gördü. Bu güzelin adı Daphne idi ve Apollon görür görmez ona aşık olmuştu. Daphne ormanların derinliklerinde dolaşmaktan zevk alıyor, ay ışığında yabani hayvanları kovalamak avlamak en büyük eğlencesi idi. Yalnız başına dolaşmayı çok seviyordu. Dahası Daphne hayatı boyunca yalnız yaşamaya yemin etmişti. Erkeklerden nefret ediyordu bu yüzden evlenmeyi kesinlikle istemiyordu.
Fakat Apollon ona delicesine tutulmuş peşini bırakmıyordu. Ormanda karşılaştıklarında Tanrı Apollon güzeller güzeli bu kızla konuşmak istedi ancak Daphne ondan korkarak koşmaya başladı. Apollon ne dediyse onu durmaya ikna edememişti, Daphne korkmuştu bir kere. Yorgun düşene kadar koştu koştu, daha fazla koşacak gücü kalmadığında yere yıkıldı ve toprak anaya yalvarmaya başladı.

"Ey toprak ana beni ört beni sakla, kurtar"

Toprak ana onun yakarışını duymuştu, az sonra Daphne yorgunluktan ağrıyan bacaklarının sertleştiğini, odunlaşmaya başladığını hissetti. Gri renginde bir kabuk göğsünü kapladı. Güzel kokulu saçları yapraklara dönüştü ve kolları dallar halinde uzandı, küçük ayakları ise kök olup toprağın derinliklerine doğru indi.
Apollon sevdiği kıza sarılmak isterken bu Defne ağacına çarpınca şaşırdı. O günden sonra Defne ağacı Apollonun en sevdiği ağaç oldu, ve defne yaprakları genç tanrının saçlarının çelengi oldu. Kahramanlara ödül olarak defne yapraklarından yapılma taçlar taktılar.



Kaynak:yunanmitolojisi.blogspot.com.tr, blog.tomtomella.com, tr.wikipedia.org