İzleyiciler

Salvador Dali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Salvador Dali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ekim 2015 Pazar

ÜSTADIN "SON AKŞAM YEMEĞİ"

On üç adam bir masanın başında oturuyorlar. Yemek yemeyi aniden bırakmışlar, yüzlerinde şaşkınlık ve üzüntü var, havadaki gerilim yoğun bir şekilde hissediliyor. Heyecan içindeki havariler arasında sadece İsa sükunetini koruyor. Tüm soruların ve cevapların kaynağı O'dur. O an İncil'de şöyle anlatılıyor: "Hep bir arada yemek yerlerken 'Doğrusu size derim ki, içinizden biri beni ele verecek' dedi. Derin bir üzüntüyle her biri O'na sormaya başladı: 'Yoksa ben miyim, ya Rab?' "Leonardo, İsa'nın ele verileceğini söylediği anı resmetmişti. Bu, havarilerin İsa'nın tutuklanıp çarmıha gerilmesinden önce, beraber yedikleri son yemekti. Aynı zamanda İsa'nın Evharistiya'yı açıkladığı akşamdı; Bundan sonra şarap İsa'nın kanını, ekmek de bedenini temsil edecekti. Evharistiya da resimde işlenmiştir: İsa'nın bir eli ekmeği diğer elide bir kadeh şarabı gösterir. Son akşam yemeği hala ilk resmedildiği yerde duruyor; Milano'daki Santa Maria manastırının yemek salonunun duvarında. Pek çok manastırda olduğu gibi Milano'daki bu manastırda da keşişler yemek yerken efendilerinin son yemeğini hatırlamak istemişlerdir. Resmin banisi, aile kabristanının da bu manastırda olmasını isteyen prens Ludovico il Moro'dur. Resmin üstündeki armalar il Moro'ya işaret eder. Son akşam yemeği, salonun dar kenarını tümüyle kaplar. Neredeyse 9 metreyi bulan genişliğiyle Leonardo'nun yaptığı en büyük resimdir. Leonardo'nun son akşam yemeği, bu temanın klasiği haline gelmiş, hiç kimsenin aşamayacağı bir resim olmuştur. Sahnedeki gerilim ve anlam başka hiç bir eserle karşılaştırılamayacak şekilde yoğundur. Domenico Ghirlandaio'nun Son Yemek freskiyle karşılaştırıldığında Leonardo'nun resmindeki ifadenin gücü daha iyi anlaşılır. Havariler artık statik bir şekilde dizilmek yerine sahnedeki gerilimi artıracak şekilde üçlü gruplar halinde ve yaptıkları jest ve mimiklerle bir bütünlük içinde betimlenmiştir. Resmin merkezinde duran İsa, arkadaki manzaralı pencere süzülen ışık suretiyle kendisine kutsallık atfedilmiş şekilde ön plana çıkarılmıştır. İsa, aynı zamanda perspektifin de merkezindedir, tüm kaçış çizgileri ona yönlenir. Yahuda ilk kez bu resimde diğer havarilerin arasında - İsa'nın solunda - çizilmiştir, sadece korkmuş şekilde kendini geriye çekmiş olmasıyla daha belirgin betimlenmiştir. Son Akşam Yemeği, daha Leonardo yaşarken çok sevilen ve taklit edilen bir resim olmuştur. Sonraki dönemlerde de ressamlar Leonardo'nun tablosundan esinlendiler; Rembrandt'tan Anton van Dyck'e, Salvador Dali'den Andy Warhol'a kadar.       

Son Akşam Yemeği 1495-1497
Duvar üzerine yağlıboya ve tempera
422 x 904 cm
Santa Maria delle Grazie, Milano


"İsa Efendimizin sağ tarafında... intikam yemini edilirken, sol tarafta capcanlı bir dehşet ve irkilti kendini belli ediyor. Yaşlı Yakup, korkudan öne eğilmiş ve ellerini öne açmış haldeyken, bizleri öne eğilen bakışlaıyla sanki o korkunç olayı gözleriyle gördüğüne inandırıyor."

Johann Wolfgang von Goethe



Kaynak: minisanat dizisi - Elke Linda Buchholz

24 Ağustos 2015 Pazartesi

ESER VE SANATÇISI

Sanatçı sürekli bilinmeyenleri yüz yüze gelir ve onun bu yeni yüzleşmede getirdiği semboller yaşamın yeni görüntüsüdür. İçteki duyumların dışarı çıkmış imajlarıdır. Zaman içinde sanatçının sunduğu bu imajlarda da değişim olmuştur ve olacaktır. Önceleri sanat, zanaat kavramıyla bir tutulurken zaman içinde bu kavramların farklı olduğu anlaşılmıştır.

Uygarlığın gelişimi ile sanat alanlarında uzmanlara görülmüş ve sanatçı kavramı seramik sanatçısı, heykel sanatçısı, ressam gibi genel anlamlardan özel anlamlara kaymıştır.

Sanatçı biçimler, evreni yaratır ve söz konusu biçimlerde  sanattan doğmuş ya da ondan esinlenmişlerdir. Sanat olgusu, sanatçı yapıtı, toplumun gözlemci sistemi içinde oluşur. Venturu sanatı anlamanın yolu eleştiriden geçer Ortaçağ Avrupa'sında eleştiri teoloji ve felsefeye bağlıdır. "İnsan önem kazanınca eleştiride kendi özgürlüğünü ilan etmiştir." demiştir.

Sanatçılar diğer insanlardan farklı olarak kurgusal güç, duyarlılık, duygusal üstünlük, çağrışım zenginliği gibi özellikleri kendi yapıtlarında kullanırlar. Giorgio Vasari 16. yy.'da yaşamış o dönemin sanatçıları hakkında biyografik bilgiler veren onların eserlerini anlatan bir eleştirmendir. Daha öncede bahsettiğimiz Vasari yazdıkları sayesinde dönem sanatçılarını ve eserleri tanımak mümkün olmuştur. 

Sanatsal yaratma eylemine insanlık tarihinin her döneminde, neredeyse tanrısal bir yetenek gözüyle bakılmıştır. Sokrates güzelliği tanımlarken ideal sanatçının iyi ahlaklı olması gerektiğinden bahseder. "Güzel eseri ancak iyi ahlaklı olan yapar." der. Bu çağın koşullarında kilise için resim boyayan ressam ve çırakları için çok doğru bir yargıdır. Modern çağın oluşumlarından biri de kuşkusuz, sanatın din, dil, ahlak, felsefe gibi bağlardan kurtulmasıdır.

Jackson Pollock, coşkulu bir peygamber ya da trans halinde aziz gibi değil de yağmur duasına çıkan kabile büyücüsü gibi çalışır. Tuvalin çevresinde dolaşır elleriyle yaptığı hareketler bu hareketleri etkileyen bilinçaltı güdülerin katkısıyla aynı ölçüde, resmin içeriğini oluşturur. Topluma kazanımı olmayan bir sanat eseri bugüne kadar üretilmemiştir. Eser toplumun ortak değeridir. Korunması kamu yararı olandır. Tarihtir, kayıttır, belgedir. Bugünün toplumunda metadır. Bir eseri anlamak için dinler tarihi, dünya tarihi, keşifleri, ticaret, edebiyat, İncil, sanayi devrimi, ihtilal, teknoloji tarihi, psikolojik gelişmeler, savaş tarihi, arkeolojik kazıları, genetik araştırmaları bilmek bu dünya vatandaşı olmak ve kısaca tarihsel okuma bilmek gerekir.

Usta ressam bilir ki, bir sanat eserini ortaya çıkarmak önemlidir ama ondan da önemlisi hisler, duygular, gelenekler, protestolar, aykırılıklar ve sınırlardır. Bu soyut kavramlar da saklı sanatın gizemi ve insanın sınırlarıdır. Delacroix sanat, "renklerin, ışıkların gölgelerin bir düzene girmesinden doğan tablo adeta musikidir" der. Sanatçı toplumdan ve zamandan ayrı olarak hiçbir zaman düşünülemez.

Sanat eserinin sınırları nelerdir? Sanatçının duyguları, kendini ifade edişi, doğayı algılayışı, olaylar karşısındaki duruş şekli sanatını belirler mi?.. Sanatçı zekası, toplumsal ilişkileri, değişen dünya düzeninde eleştirmenle olan ilişkisi ve gerçekleri algılayışı sanatçının sahip olduğu sanatının boyutlarını şekillendirmektedir.

Her sanat eseri insan yaratısının açısından eşsizdir. Ama değerli midir? Sanatta gerçeklik olarak adlandırılan sanatın kendine özgü alanıdır. Nesneler, durumlar, duygular ve olaylarla ilgili harici ve bazen görüntüyle alakasız bir gerçeklik vardır. Sanat gerçeği, üzerinde parlayan tüm anlam ve duygu tonlarıyla birlikte, yalnız genel yönleriyle değil, canlı özgünlüğüyle de vermeye çalışır. Tıpkı Dali'nin "Yanan Zürafaa" adlı tablosunda olduğu gibi gerçeklik sanatında gerçekliğidir. Zürafanın yanması sanatın gerçekliğidir. Bu gerçeklik üzerinde sanal bir alem yaratılır. Sanat dünyasında her şey, her şeyle olur, düzlem hayal düzlemidir. Artık tuval üzerinde, heykel, rölyef, minyatür, mimaridir ve herkesin kabul edeceği kadar gerçektir. Bu gerçek abartılmıştır, formları değişmiştir, deforme edilmiştir, bazı yerleri stilize edilmiştir. Ama var olandır, yenidir ve doğanın yeni gerçeğidir.

Norbert'e göre müze bir botanik bahçesi gibidir, hiçbir zaman gerçek bir bahçe köşesi ya da doğanın bir parçası olamaz. Bizler bu bilinçle somutlaştırılmış müzeleri gezeriz. Müze ziyaretçisinin aradığı doğa değil doğanın abartılı, insana özgü yorumudur. Resimlerin yapıldığı yılların özellikleri, sanatçı üzerinde bıraktığı izler, toplumda herkesin çok iyi bildiği bir anlamı ve önemi olduğunu bize hatırlatır. (Lynton, 2005:55)

Kişisel duyarlılığından yola çıkarak, her sanatçı insan yaşamının bir görünüşünü yansıtır. Bir sanat eserinin değeri, betimlemesindeki doğrulukta değil, önüne çıktığı insanlarda uayndırdığı doğru etkisindedir. Picasso'nun bir tek doğrusu olsaydı, aynı temada yüz tablo yapılmayacaktı, Aslında yaşamın gerçeği sanatsal gerçekliğe sığdırılamayacak kadar derin, yüksek, geniş ayrıntılıdır. Bütün anlayışları, akımları kışkırtan, ortaya çıkaran da odur. Sanatlar yüzyıllardır onu görmeye, anlamaya, yorumlayama, aktarmaya çalışıyorlar. Bu amaçla çeşitleniyor, kendi içlerinde türlere ayrılıyor, dünyaya bin bir açıdan bakıyorlar. İnsanlar için önemi olan, duyguların derinliklerinden gelen içsel disiplinle, özgün, samimi bir dille sanat ile, sanat alanında gözlemciyle konuşmaktır. Sanat eseri bir varlıkta görülen ve işitilen ani, güçlü elle tutulmaz duyguları, zevkler haline dönüştürür ve kaydını mimariyle, müzikle, heykelle, edebi eserle, resimde tuval üzerine kurar. Sanat eserleri ressamın hayat anlayışını, etkilenişlerinin, zekasını, dönemini ve görüşleri resmeder. Sanatçı tarafından gerçekleştirilmiş imajları bize verir ve bizi gerçeğin görüntüsüne iknaya çalışır.

Sonuç olarak sanatçı, sanat tarihi ve eleştirmen farkında olsa da olmasa da, birlikte çalışır ve gelecek kuşaklar için envarter hazırlar. Bu envanter bize bir zamanlar sanatın ya da sanatçılar tarafından yaratılan dünyanın nasıl algılandığını gösterir. Sanat tarihi dünyayı anlamlandırır ve insanın sanat macerasını ortaya koyar. Sanat eleştirmeni sanatın tarihini açıklar ve yeni kuşaklara geleceği şekillendirmeleri için yeniden güç verir. Sanatçı ve sanat eseri arasındaki ilişkiyi anlamlandıran sanat tarihçileri ve sanat eleştirmenleridir. Duchamp "Sanatın kaynağını bulsak, buna yine de sanat eseri der miyiz?" diye sorar. Sanatın çok önemli yanı, doğanın ötesine geçmesidir. Bu sanat tarihinin evrensel zamanıdır. Her dönemde kendini yeniler. Sanat tarihi yazılması günümüzde eskiyle yeninin birlikte gelişip büyüdüğünü, sanatın geliştiğini göstermektir.

Sanat; insanın var olmakla, varlık olmak arasındaki hızlı koşusunu açıklayan bir klavuzdur. Uygarlık birbirini törpüleyen, yok eden, geçersiz kılan kurallar bütünüdür. Üstelik, sanat ve kültür alanında süregelen, geçerli olan kurallara rastlama olanağı yoktur. Değişen ve başkalaşan toplumla, gelişen insan kavramıyla birlikte dün bağlanılan, doğruluğuna yüzde yüz inanılan sanatsal ilkeler, kurallar da yerini yenilerine bırakır. Değişen doğanın ve sant tarihinin değişmeyen yasasıdır.




Kaynak: ARTİSTmodern - Mayıs'09 "Doç. Dr. Mutlu Erbay

2 Ocak 2015 Cuma

'Dali Delileri' :)

Salvador Dali



Salvador Domingo Felipe Jacinto Dalí i Domènech, kısaca Salvador Dalí (d. 11 Mayıs 1904 – ö. 23 Ocak 1989), Katalan sürrealist ressam. Gerçeküstü eserlerindeki tuhaf ve çarpıcı imgelerle ünlenmiştir. En iyi bilinen eseri olan Belleğin Azmi'ni 1931'de bitirmiştir.
Dalí, ressamlığın yanı sıra heykelcilik, fotoğrafçılık ve filmcilikle de ilgilenmiş, Amerikan animasyoncu Walt Disney ile beraber yaptığı Destino adlı kısa çizgi film, 2003'te "en iyi kısa animasyon filmi" dalında Oscar adayı olmuştur.
Katalonya doğumlu olan Dalí, 711 yılında İspanya'yı fethetmiş olan Mağribiler'in soyundan geldiğini iddia etmiş, "süslü ve cafcaflı olan her şeye, lüks hayata ve doğu kıyafetlerine olan düşkünlüğünü" de "Arap kökeni"ne bağlamıştır.
Dalí hayatı boyunca, sanatıyla olduğu kadar eksantrik giyimi, davranışları ve sözleriyle de dikkat çekmiş, bu durum kimi zaman, onun sanatını takdir edenleri de etmeyenler kadar usandırmıştır. Bu davranışların getirdiği kötü şöhret, Dalí'nin geniş kesimlerce tanınmasını sağlamış ve eserlerine duyulan ilgiyi arttırmıştır.


İLK YILLAR

Dali 11 Mayıs 1904'te, İspanya'nın Katalonya bölgesinde bulunan Figueres kentinde, Salvador Dalí i Cusí ve Felipa Domenech Ferres çiftinin ikinci çocuğu olarak dünyaya geldi. Çiftin 1901 doğumlu ilk çocuğu, Dalí'nin doğumundan tam dokuz ay on gün önce (1 Ağustos 1903'te) sindirim yolu iltihabından ölmüş, onun ismi olan Salvador da ikinci çocuğa geçmişti. İlk çocuklarının küçük yaşta ölmesini bir türlü kabullenemeyen Dalí çifti, küçük Dalí'nin yanında sık sık ölmüş ağabeyinden bahsediyor, ilk Salvador'un bir resmini yatak odalarının duvarında tutuyor, ve Dalí'yle beraber düzenli olarak ilk Salvador'un mezarını ziyaret ediyorlardı. Bu durum, Dalí'nin küçük yaşta kendi kimliği konusunda karışıklık yaşamasına sebep oldu. Sonradan, hiç tanımadığı ağabeyi hakkında "iki su damlası gibi birbirimize benziyorduk, fakat yansımalarımız farklıydı [...] O, herhalde benim fazla mutlak olarak tasarlanmış ilk versiyonumdu." diye yazacaktı.
Dalí'nin babası, sert ve otoriter karakterli bir noterdi. Annesi ise tam tersine sevecen ve anlayışlıydı ve oğlunun resim konusundaki çabalarına destek veriyordu. Dalí üç yaşındayken kızkardeşi Ana María doğdu. Evin tek erkek çocuğu olarak, annesi, kızkardeşi, teyzesi, anneannesi ve bakıcısından sürekli ilgi gören Dalí, küçük yaşlarından itibaren şımarık ve kaprisli bir karakter sergilemeye başladı.
1914'te annesinin desteğiyle özel bir resim okuluna yazılan Dalí, 1919'da Figueres Belediye Tiyatrosu'nda ilk sergisini açtı. Şubat 1921'de ise çok sevdiği annesini meme kanserinden kaybetti. Annesinin ölümü hakkında "hayatımda aldığım en büyük darbeydi. Ona tapardım [...] Ruhumun kaçınılmaz kusurlarını görünmez kılabilmesine hep güvendiğim bir varlığın kaybını kabullenemiyordum." diye yazacaktı. Dalí'nin babası, karısının ölümünden kısa süre sonra baldızıyla evlendi.


MADRİD, PARİS VE ABD

1922'de Madrid'e taşınan ve buradaki okula yazılan Dalí, ilk eserlerinde kübizm ve dadaizm etkileri gösterdi. Fransa ve İsviçre kökenli olan bu yeni akımlar, o sıralar Madrid'de pek yaygın değildi, ve Dalí'nin eserleri kısa sürede ilgi çekmeye başladı. Dalí, Madrid'de geçirdiği yıllarda, kendisi gibi avangart sanata meraklı olan film yapımcısı Luis Buñuel ve şair Federico García Lorca ile yakın arkadaş oldu. 1923'te disiplinsizlik yüzünden geçici olarak okuldan uzaklaştırılan Dalí, aynı yıl Girona'da anarşist gösterilere katıldığı için tutuklandı ve bir süre gözaltında tutuldu. 1925'te okula geri döndü, ve Barcelona'da ilk kişisel sergisini açtı. Resimleri eleştirmenler tarafından ilgi ve şaşkınlıkla karşılandı.
Dalí 1926'da Paris'e gitti ve büyük saygı duyduğu Pablo Picasso ile tanıştı. Sonraki birkaç yıl boyunca, Dalí'nin eserlerinde Picasso etkisi ağır basacaktı. Paris gezisinden döndükten kısa süre sonra okulundan temelli kovulan Dalí, çok geçmeden askere alındı. Ekim 1927'de askerlik hizmetini bitirdi ve Mart 1928'de sanat eleştirmenleri Lluís Montanyà ve Sebastià Gasch ile beraber, sanatta modernizmi ve fütürizmi savunan "Sanat Karşıtı Katalan Manifesto"yu yazdı.
1929'da arkadaşı Luis Buñuel ile beraber çektikleri Bir Endülüs Köpeği adlı avangart kısa film, sürrealist sanat çevrelerinde ikiliye büyük şöhret kazandırdı. Aynı yıl ikinci kez Paris'e giden Dalí, burada ressam Joan Miró aracılığıyla sürrealist akımın öncüleri André Breton ve Paul Éluard ile tanıştı. Éluard'ın karısı Gala (asıl ismi Helena İvanovna Diakonova), tanıştıkları andan itibaren Dalí'nin ilgisini çekti, ve 1929 yazında Dalí ile Gala arasında, sonradan evliliğe dönüşecek olan tutkulu bir ilişki başladı.
1931 yılında Dalí, en meşhur eseri olan "Belleğin Azmi"ni yaptı. Yumuşak Saatler ya da Eriyen Saatler olarak da bilinen eserde, geniş bir kumsal manzarası önünde eriyen cep saatleri resmedilmiştir. Eser genel olarak, katı ve değişmez zaman kavramına karşı bir protesto olarak yorumlanır. Dalí sonradan bu resmin ilhamını, sıcak Ağustos güneşi altında erimekte olan bir Camembert peynirinden aldığını yazacaktı.
1929'dan beri beraber yaşayan Dalí ve Gala, 1934'te bir devlet nikâhıyla evlendiler. (1958'de bir Katolik düğünüyle nikâh tazeleyeceklerdi.) Aynı yıl New York'ta bir sergi açan Dalí, ABD'de büyük sansasyon yarattı ve büyük üne kavuştu. 1936'da LondraUluslararası Sürrealist Sergisi'nde bir konuşma yapması istenince, sahneye eski tip hantal bir dalgıç tulumu içinde çıktı. Tulumun beline mücevher işlemeli bir kama takmıştı; bir elinde bir bilardo ıstakası tutuyor, diğer eliyle de bir çift kurtköpeğini çekiştiriyordu. Konuşma sırasında nefes almakta zorluk çekince, dalgıç kıyafetinin başlığı çıkarıldı.
Dalí 1937'de Hollywood'a giderek zamanın meşhur komedyenleri Marx kardeşler ile tanıştı, ve onlar için bir film senaryosu yazdı. 1938 yazında ise Londra'da, hayranı olduğu Sigmund Freud ile tanıştı ve ünlü psikoloğun birkaç portresini yaptı. Tüm sürrealistler gibi Dalí de bilinçaltının dışavurumuyla ilgileniyor, ve Freud'un bilinçaltı konusundaki yazılarını ilgiyle takip ediyordu.
1936'da başlayan ve tüm İspanya'yı kaosa sürükleyen İspanya İç Savaşı, 1939'da General Francisco Franco'nun galibiyetiyle sona erince, Dalí yeni kurulan faşist rejimi desteklediğini açıkladı. Bunun üzerine, çoğunluğu Marksist olan ve Dalí'nin abartılı dikkat çekme çabalarından zaten hoşlanmayan sürrealistler, Dalí'ye açıkça sırtlarını döndüler. Sürrealist grubun önderi Breton, Salvador Dalí'nin isminden iğneleyici bir anagram çıkardı: Avida Dollars (Dolar Heveslisi). Dalí ise cevap vermekte gecikmedi: "Le surréalisme, c'est moi!" (Sürrealizm benim!) Sürrealistler ve Dalí arasındaki çekişme, Dalí ölene kadar devam edecekti.
1940'ta Dalí ve Gala, tüm Avrupa'yı etkisi altına almaya başlayan II. Dünya Savaşı'ndan kaçarak ABD'ye yerleştiler. Burada dokuz yıl kalacaklardı. 1942 yılında Dalí, Salvador Dalí'nin Gizli Hayatı isimli otobiyografisini yayımladı. 1945-46 yıllarında, Walt Disney ile beraber Destino, Alfred Hitchcock ile beraber Spellbound filmlerinin yapımında çalıştı. 1947'de sürrealist bir Picasso portresi yaptı.


KATALONYA'YA DÖNÜŞ

1949'da Dalí, karısıyla beraber Avrupa'ya döndü ve memleketi Katalonya'ya yerleşti. Hayatının sonuna kadar burada kalacaktı. Faşist Franco rejimiyle yönetilen İspanya'ya yerleşmesi, bir kez daha sol görüşlü sanatçı ve aydınların tepkisini çekti.
Dalí 1951'de Katolisizm'in ve modern bilimin bazı kavramlarını sentezlediği Mistik Manifesto'yu yayımladı. II. Dünya Savaşı sonrası eserlerinde, Katolik temalar ve DNA, hiperküp (dört boyutlu küp) ve atomik çözünme gibi modern bilim kavramları öne çıkacaktı.Hiroşima'da patlayan atom bombasının gücünden çok etkilenmiş olan Dalí, hayatının bu dönemine "nükleer mistisizm" adını veriyordu. Yine bu dönemde Dalí, tuvale boya sıçratma, hologramlar, optik yanılgılar ve stereoskopi gibi pek çok değişik teknikle denemeler yaptı.
1960'da Figueres belediye başkanı, yıllar önce Dalí'nin ilk sergisine ev sahipliği yapmış ve iç savaşta zarar görmüş olan Belediye Tiyatrosu'nu "Dalí Tiyatrosu ve Müzesi" adıyla restore etmeye karar verdi. Dalí, 1974'e kadar müzenin inşaatı ve dekorasyonuyla bizzat ilgilendi ve bu projeye çok emek ve zaman harcadı. Müze 1974'te açıldıysa da, Dalí 1980'lerin ortasına kadar ufak eklemeler ve değişiklikler yapmaya devam etti.
10 Haziran 1982'de Dalí'nin çok sevdiği karısı, menajeri, modeli ve ilham perisi Gala hayatını kaybetti. Gala'nın ölümünden sonra yaşama isteğini kaybeden Dalí, karısının öldüğü ve gömüldüğü Púbol Kalesi'ne yerleşti ve münzevi bir hayat sürmeye başladı. Temmuz 1982'de İspanya Kralı Juan Carlos, Dalí'yi Púbol Markisi ilan etti. Dalí ise bu jeste karşılık olarak, krala Avrupa'nın Başı adlı çizimini hediye etti. 1983'te Púbol Kalesi'nde yaptığı Serçenin Kuyruğu adlı tablo, Dalí'nin son eseri olacaktı. Ağustos 1984'te Dalí, kaledeki yatak odasında bilinmeyen bir sebepten çıkan yangında bacağından yaralandı. Bu olaydan kısa süre sonra Figueres'e döndü ve Salvador Dalí Tiyatro ve Müzesi'nde yaşamaya başladı.
Dalí, 23 Ocak 1989'da kalp yetmezliğinden öldü ve Figueres'te kendi adını taşıyan müzenin mahzenine gömüldü.


ESERLERİ

Dalí hayatı boyunca, 1500'den fazla resim ve onlarca heykelin yanı sıra, çeşitli taş baskı eserler, kitap illüstrasyonları, tiyatro dekorları ve kostümleri üretmiştir. Ayrıca, Man Ray, Brassaï, Cecil Beaton ve Philippe Halsman gibi fotoğraf sanatçılarıyla ve Elsa Schiaparelli, Christian Dior gibi moda tasarımcılarıyla beraber çalışmıştır.
Bugün Dalí'nin eserlerinin büyük çoğunluğu, Figueres'deki Dalí Tiyatro ve Müzesi'nde bulunur. Florida'nın St. Petersburg kentindeki Salvador Dalí Müzesi, Madrid'deki Reina Sofia Müzesi ve Los Angeles'taki Salvador Dalí Galerisi de sanatçının yüzlerce eserini barındırır.
Dalí'nin 1965'te New York'taki Rikers Island Hapishanesi'ne bağışladığı çarmıha gerilmiş İsa resmi, 1981'e kadar hapishanenin yemekhanesinde asılı durduktan sonra buradan alınarak hapishanenin lobisine asılmış, 2003'te ise kimliği belirsiz kişilerce lobiden çalınmıştır. 20. yüzyılın en önemli sanatçılarından, sürrealizmin yani gerçeküstücülük akımının temsilcisi Salvador Dali’nin başlıca esin kaynağı düşler, korkular ve hayaller ile Dali, resim sanatının akışına yön veren eserleriyle İstanbul’da da sergilenmiştir. Dali’nin kapsamlı bir retrospektifi niteliğini taşıyan “İstanbul’da Bir Sürrealist Salvador Dali” adlı sergisinde, İspanyol sanatçının yağlı boya tabloları, çizimleri ve grafiklerinin yanı sıra el yazmaları, defterleri, mektupları ve fotoğrafları gibi 380 parça eseri sergilenmiştir.


POLİTİK GÖRÜŞÜ

Salvador Dalí'nin sanatçı olarak varoluşunda politika çok önemli bir yer almıştır. Sürrealizmin kurucusu troçkist André Breton yanlısı olarak başladığı sanat hayatına, ilerki dönemlerde iktidarı kanlı biçimde ele alan faşist Franko yanlısı olarak devam etmiştir.
Gençliğinde anarşist- komünist yazıları keskin çıkışları olan derin bir kavrayıştan ziyade okuyucuyu şok etmek üzerine odaklanmıştır. Bu yıllarda Dadacı etki görülür. Dali büyüdükçe troçkist André Breton etkisindeki sürrealist hareketin etkinliğinin artmasıyla sürealist olur.
İspanya iç savaşı başladığında, Dali savaşmaktan ve bir grubun yanında yer almaktan uzak durur. Benzer şekilde, İkinci Dünya Savaşında George Orwell, Dali'yi "Fransa tehlikeye düştüğünde fare gibi kaçmakla" eleştirmiştir. Yıllar sonra o dönemini Dali "Avrupa savaşı yaklaştığında tek düşündüğünün tehlike daha da yaklaştığında tıkılabileceği fırını güzel bir yer bulabilmek" olduğunu belirtmiştir. II. Dünya savaşı sonrasında Katalonya'ya geri döndüğünde, Franko rejimi ile yakınlaşmıştır. Bazı sözleri Franko rejimine destek vermiş, Franko'yu İspanyayı yokedici güçlerden temizlediği için teşekkür etmiştir. Bu dönemde Katolik inanca dönmüştür. Ayrıca Franko'yu çıkardığı idam hükümleri için tebrik etmiştir. Ayrıca kişisel olarak da Franko ile tanışmış ve Franko'nun ninesini resmetmiştir. Franko'ya karşı hislerinin samimi mi yalancı mı olduğunu belirlemek imkânsızdır.












Kaynak: http://tr.wikipedia.org