İzleyiciler

24 Nisan 2015 Cuma

'Alberto Giacometti' Kimdir?




Alberto Giacometti, 10 Ekim 1901 tarihinde Canton Grigioni’deki Stampa Kasabasında dünyaya geldi. Ba­bası, ressam Giovanni Giacometti; annesi Annetta Stampa’dır. Alberto, dört kardeşin – Diego, Ottilia, Bruno – en büyüğüdür.

Sanatçının çocukluğu, Val Bregaglia’nm küçük köyünde yüksek ve ince çam ağaçları, taşlar, arkadaşlar ve canlı renkli tablolar arasında geçti. Alberto, genç yaşta mesleğini öğrendi ve 1913 yılında «Masanın Üzerindeki Elmalar» adlı ilk yağlıboya tablosunu yaptı, bir yıl sonra da «Diego’nun Kafası» adlı ilk heykelini meyda­na getirdi.

Giacometti, o yıllarda yaptığı tabloların motiflerini masal, aile sahneleri, asker ve at temalarından almak­taydı. Daha sonraki yıllarda gerçek aile ve arkadaş portreleri ve peyzajlar yaptı.

1915 yılında Schiers Koleji’ne giren Giacometti, 1919’a dek burada öğrenim gördü. Ancak, bu arada resim çalışmalarını bir kenara bırakmayıp çeşitli tablolar da yaptı. Kolejdeki öğrenimini tamamladıktan sonra kısa bir süre Cenevre’deki Sanat ve Meslekler Okulu’na devam etti. 1920 yılında İtalya’ya gitti. Resim ve ressamlar hakkındaki bütün bilgisine rağmen Venedik’te Tintoretti, Padova’da Giotto, Assisi’de de Cimabue’nin sanatı karşısında şaşkına döndü. Roma’da akrabalarının yanma yerleşen sanatçı, sabahtan akşama dek şehri dolaşarak eserlerine yeni manzaralar keşfetti.

Sanatçı, bir süre sonra Paris’e döndü. 1 Ocak 1922’de Grande – Chaumière Akademisi’nin heykeltraşlık kurs­larına yazılarak Bourdelle’in sınıfına devam etti. Sanatçı, bu arada babasının kendisine gönderdiği çok az miktardaki parayla yaşıyor ve Akademi’den çıkınca bir otelde çalışıyordu.

1925’de ilk atelyesini açtı. İki yıl sonra atelyesini Hippolyte Maindron Sokağı’na nakletti. Bu devrede arasıra Lipchitz’e gitti. Sanatçı, sık sık arkaik veya primitif sanatla, kübist sanatı incelemek için birçok müze ve gale­rilere gidiyordu.

Giacometti’nin Fransız kültürel sanat hayatına atılışı 1928 yıllarında Madam Bucher’nin galerisinde iki hey­kelini – bir baş ve bir figür – sergilemesiyle başlar. Sanatçının bu iki yapıtı koleksiyoncular ve diğer sanatçı­lar tarafından büyük ilgiyle karşılandı. Birkaç ay sonra Masson, Leiris ve Desnos, Limbour, Miro, Calder gibi sürrealistlerle tanıştı. Henüz hiçbir yapıtını satmamış olan sanatçı, üç yerden teklif aldı ve sonunda Pier­re Loeb’in Galerisi ile bir yıllık anlaşma imzaladı. Burada Miro ve Arp’la birlikte eserlerini sergiledi. Bir sü­re sonra bazı nedenlerden dolayı galeriden ayrılarak kardeşi Diego ile süs eşyası yaparak para kazanmaya başladı.

Bu arada Giacometti’nin eserleri sürrealistlerin dikkatini çekti ve kendisini gruplarına davet ettiler. Sa­natçı bu çağrıyı kabul ederek sürrealistler grubuna dahil oldu ve Aragon, Breton, Eluard, Dali, Ernst’le çalış­maya başladı. Sanatçıların bu beraberliği 1935’e dek sürdü.

1935 – 1945 yılları arasında Giacometti’nin sanat yaşamında iki bölüm görülür: 1935-40 yılları arasında mo­delden esinlenerek, 1940-45 yıllarında ise hayal gücüyle yapıtlar verdi. Aynı yıllarda modem realist Balthus, Gruber ve Derain’le de arkadaşlık kurdu.

Sanatçı, Savaş sırasında 1942 yılına kadar Paris’te kaldı ve günlerini Picasso ve Sartre’la beraber geçirdi. Giacometti ile Sartre arasında gerçekten büyük bir arkadaşlık doğdu. 1942-1945 yılları arasında İsviçre’ye dönüp daha önceki yıllarda her yaz gitmeyi adet edindiği Cenevre’ye yerleşti Burada Annette Arm adında bir genç kıza rastlayarak 1949 yılında evlendi.

Sanatçı, Savaş bitince tekrar Paris’e dönerek yoğun çalışmalarına başladı. Giacommetti, on yıllık bir çalış­ma ve deneylemelerden sonra istediği görüş şeklini elde etti. Sanatçının eserleri Paris gibi dünyanın bütün sanat çevrelerinde, New York, Milano, Londra, Zürih’te tanınıyor, büyük bir ilgi ile karşılanıyordu 1962 yı­lında, iki yılda bir tertiplenen Venedik Uluslararası Resim ve Heykel Sergisi’nde büyük ödülü kazandı. He­men bir yıl sonra yani 1963’de aldığı New York Guggenheim ödülü sanatçının başarılarının ispatlarıydı.

Giacometti, bu denli üne kavuşmasına rağmen kendi geleneklerinden vazgeçmedi. H. Maindron Sokağı’ndaki küçük atelyesinde öğleden sonralarını heykellerine, gecelerini resimlerine ve akşamlarını arkadaşlarına ayırarak yaşamına ve çalışmaya devam ediyordu. Sartre, Genet, Leiris veya Yanaihara gibi arkadaşları kendi­sine model; Caroline gibi modeli de kendisine arkadaş oluyordu.

Ömrünün son yıllarında doğduğu kasaba olan Stampa’ya sık sık geziler yapan sanatçı, 1966 yılında hayata gözlerini yumdu.
































Kaynak: www.ressamlar.gen.tr

Alberto Giacometti Sergisi (11 Şubat - 26 Nisan 2015)

Pera Müzesi ünlü heykeltıraş ve ressam Alberto Giacometti’nin retrospektif bir yaklaşımla hazırlanmış Türkiye'deki ilk kapsamlı sergisini sunuyor.

Paris’teki Giacometti Vakfı’nın katkılarıyla hazırlanan sergi, gençlik dönemi çalışmalarından son yapıtlarına, tamamlanmamış bir eserine dek büyük ölçüde, sanatçının yaşamı boyunca çalıştığı Montparnasse’taki atölyesinde geçen verimli sanat yaşamını gözler önüne seriyor.

Giacometti’nin çalışmalarının belirleyici iki dönemi olan, II. Dünya Savaşı öncesi ve sonrası çevresinde, Paris’teki dönemin önde gelen sanatçı ve entelektüelleriyle dostluklarına da uzanan zamandizinsel ve tematik bir güzergâh sunuyor.

Gençlik dönemi yapıtlarına ayrılan ilk bölümde, az bilinen bir dizi resim üstünden, babası, İsviçreli Art-İzlenimci ressam Giovanni Giacometti’nin etkisi ve genç sanatçının gelişimindeki rolü ortaya konuyor. Alberto Giacometti’nin 1922-1935 arasında, Post-Kübist sanatçılar ve Gerçeküstücü akımla ilişkisi, Paris’te yaptığı önemli bir heykel grubu, Paris’teki ilk yıllarını ve dönemin sanat sahnesinde oynadığı belirleyici rolü açığa vuruyor.

İkinci bölüm, büyük yapıtlarla birlikte çoğunluğu 1950-1960 yılları arasında gerçekleştirilmiş, sanatçının dünya algısını geliştirdiği ve gerçeği olduğu gibi değil de gördüğü gibi yansıttığı olgunluk dönemi yapıtlarını ele alıyor. Bu, ayrıca insan figürü üstüne çok yoğun biçimde çalıştığı bir dönem. Giacometti, resimde olduğu gibi, heykelde de, doğadan ya da bellekten aralıksız çalışıyor, yakınlarının yüz çizgilerinde insanlığın evrensel ifadesini yakalamaya uğraşıyor.

1960’lı yıllarda, Giacometti yaşadığı kente, Paris’e, sokaklarını, kafelerini, atölyesini ya da karısı Annette’in dairesi gibi daha özel yerleri de çizerek saygısını sunmuştur, bu çizimler onun en son kitabını oluşturacaktır: Paris sans fin (Sonsuz Paris). Sergide de söz konusu çizimlerden geniş bir litografi seçkisi de yer alıyor.

Sergiye ayrıca arşiv belgeleri (mektuplar, hazırlık desenleri, yayınlar) ve dönemin önde gelen fotoğrafçılarının sanatçıyı yorumladığı bir fotoğraf seçkisi de eşlik ediyor.







Kaynak: www.peramuzesi.org.tr - www.youtube.com

19 Nisan 2015 Pazar

Mutluluğun Resmini Yapan Sanatçı: Britto

"Benim işlerim insanlara mutluluğu hissettiriyor. Ve bence mutluluk sanıldığı gibi yüzeysel bir duygu değil, daha fazlası var aslında mutluluk yaşandığında çok daha derinlerde yaşanan bir duygu..." diyen; Ressam Romero Britto Miami'nin en popüler sanatçısı...




Onun işleri sanki Miami'nin simgesi gibi... Resimleri mutlu, hatta çocuksu, çoşkulu ve rengarenk... Britto'nun tuvalindeki desenler çizgi roman karakterlerini anımsatıyor. Resimleri, billboardları, tasarladığı heykeller Miami'nin dört bir yanını süslüyor. Havaalanında başlayan karşılama Miami sınırları boyunca devam ediyor. Üniversitelerin girişinde onun sempatik heykelleri var hatta belediye binalarının önünde bile onun resmettiği neşeli koca minyatürler var. Miami'de yapılan Uluslararası Film festivali dahil olmak üzere tüm festival ve etkinliklerin logolarını tasarlayan tek isim tartışmasız Britto...




Pozitif enerjisi, capcanlı renkleri, pop konuları, çarpıcı kompozisyonları ve samimi kişiliği onu çağımızın en popüler "Pop artist",yaptı... Politikacılardan, Hollywood yıldızlarına, ünlü sporculardan müzisyenlere kadar pekçok popüler isim ona bayılıyor. Diğer yandan bazıları onu çok basit ve ticari buluyor ve yaptıklarının sanat olduğunu kabul etmiyor. Zamanında Andy Warhol'a yapılan eleştiriler şimdilerde Britto'ya yapılıyor kimi çevrelerce...




1963 yılında Brezilya'da doğan Britto'nun resimle tanışması ağabeyinin eve ünlü ressam Toulouse Lautrec'in kitaplarını getirmesi ve kardeşine tanıtmasıyla oluyor. Beş yaşından itibaren sanat onun için bir kaçış bir özgürlük alanı oluyor. Her bulduğu satıhı, hatta bazen gazete kağıtlarını bile tuval olarak kullanıyor Britto... Resim yapmak onda her gün çoğalan bir coşku yaratıyor; bu aşk onun ergenlik ve ilk gençlik yıllarında da çoğalarak devam ediyor. Fakat o zamanlar para kazanması için "ciddi" işler yapması gerektiğine inanıyor Britto... Bu nedenden dolayı üniversitenin Hukuk bölümünde okumaya karar veriyor, genç Romero bilmiyordu ki; resme ve sanata olan muthiş dürtüsü, pozitif enerjisi ve yaratıcılığı onu hem varlıklı, hem de çok popüler yapabilirdi...




20 yaşında ülkesi Brezilya'yı geride bırakıp Avrupa'ya taşınması onun kariyerinin çıkış noktası oluyor. Ünlü üstatların yaşadığı topraklarda Paris'de sergiler açıyor, kişilere özel şovlar, workshoplar düzenliyor. İnanılmaz gayreti ve üretimi onu Amerika'ya Latin halkının; Güney Amerika'nın başkenti! İlan ettikleri, Miami'ye taşıyor. Ve Miami'de South Beach, Lincoln Road'da halen aktif olan galerisini açıyor ressam Romeo Britto. Birkaç yıl yoğun bir şekilde sergiler ve tanıtımlarla geçerken sonunda ünlü sanatçı hayatını değiştirecek bir başarıya imza atıyor. 89 yılında ünlü Absolut Vodka Andy Warhol and Keith Haring'in ardından reklam kampanyası için Romeo Britto'yu seçiyor... Bu reklam kampanyası onun sanatını ve ismini milyonlara ulaştırıyor.. Britto'nun, Absolut Vodka için hazırladığı ve Londrada sergilediği reklam panosu kocaman bir apartman büyüklüğündeydi. Aynı zamanda ünlü saat markası Swatch da tasarimlarında Britto'nun desenlerini kullandı. Britto Londra'nın ünlü Hyde Park'ına kocaman bir Britto piramidi inşa etti. Aynı yıl dünyanın en kapsamlı ve popüler müzesi Paris Louvre müzesinde Britto'nun eserleri sergilendi. Britto bu kadar popüler olmasının nedeninin altını çiziyor. Benim işlerim insanlara mutluluğu hissettiriyor. Ve bence mutluluk sanıldığı gibi yüzeysel bir duygu değil, daha fazlası var aslında mutluluk yaşandığında cok daha derinlerde yaşanan bir duygu...



İnsanların çoğu hala korkunç ve depresif olan şeylerin gerçek sanat olduğuna inanıyorlar. Sanırım Britto'yu farklı kılan onun optimist yaklaşımı ve hep pozitif enerji yansıtan eserler çıkarması; onun işleri yüreklere coşku ve mutluluğu çağırıyor. Günün sonunda evimize geldik oturma odamızda depresif bir tablo yerine Britto'nun mutlu, umutlu, insanın içini açan capcanlı çocuksu figürleri bize hoşgeldin desin negatifliğe kimin ihtiyacı var ki bu çağda!.. Ve mutluluğun resimlerini yapması Britto'ya müthiş bir popülerlik ve milyonlarca dolarlık satışlarla geri döndü. En büyük şirketler, Hollywood yıldızları, varlıklı sanat koleksiyoncuları onu yakından takip ediyor ve koleksiyonlarına katıyorlar. Britto, New York, Londra, Genova ve dünyanın pekçok önemli merkezlerinde sergiler açıyor hatta workshoplar düzenliyor. Britto şu sıralar şirketleşmiş durumda çizimleri arabalardan, kahve fincanlarına kadar büyük bir yelpazede satışta, şirketinde 100'e yakın kişiye iş imkanı sunuyor. Kimisi tuallerini paketliyor, kimisi muhasebesini yapıyor. Ama Britto'nun naïf kişiliği kazancı ne olursa olsun değişmiyor.



Atölyeme kapanıyorum ve sadece bir şeye; yaratıcılığa fokus oluyorum. Ben evrensel mutluluk dilini kullanıyorum. Sevenlerim gün ve gün artıyor ve ben milyonlara ulaşmak istiyorum." diyor. Britto dünyanın dört bir köşesinde çocuklara workshoplar düzenliyor, onlarla birlikte renk yolculuğuna çıkıyor, çocuklar onu çok seviyor. Benim 10 yaşındaki oğlum en yakın zamanda Britto ile tanışmak istiyor. Yakında tanıştıracağım. Bir de Britto'nun dışını kendi desenleriyle boyadığı elektrikli arabayı istiyor; o şimdilik biraz zaman alacak gibi...




Britto'nun Miami,South Beach'deki galerisinin sergi açılışları ünlü isimlerle dolup taşıyor. Britto'nun koleksiyoncuları arasında, Michael Jordan, Elton John, Ted Kennedy, Andre Agassi, Elton John, Arnold Schwarzenegger, Whitney Houston, Michael Jordan, Pat Riley, Bill Clinton, Jeb Bush, Chelsea Clinton ve Gloria Estefan gibi isimler yer alıyor. Michael Jackson, Madonna ve Prenses Diana'nın portreleri de Ressam Britto'nun koleksiyonları arasında yer almış. Wales Prensi Charles, Romero Britto'yu özel sarayında misafir etmiş ve ressamın pek çok çalışmasını koleksiyonuna katmış...




Britto'nun her yaştan seveni var... Küçücük çocuklar da, prensler de işin formulü şu; o evrensel sevgi dilini kullanıyor. Mutluluğu... Evet, Mr. Britto'nun resimleri heykelleri Miami'nin her köşesinde karşımıza çıkıyor; sanki bizi sevmeye, coşkuyla, şükranla yaşamaya davet ediyor. Bunun yolu da, içimizdeki çocuğu yaşatmaktan geçiyor belli ki!




Kaynak: www.brandmaillive.com

3 Ocak 2015 Cumartesi

'Öpücük' ve 'Gustav Klimt'

Bir çoğumuzun eşsiz ve büyüleyici bir başyapıt olan "Öpücük" adlı eseriyle ismini duyduğu büyük sanatçı Gustav Klimt'i yakından tanıyalım istedim. Keyifli okumalar..:)

Gustav Klimt (1862-1918)

Klimt, Bohemyalı kuyumcu bir babanın ve Viyanalı Anna Finsher’in yedi çocuğundan ikincisi olarak 14 Temmuz 1862 yılında Viyana’da dünyaya geldi.
Viyana uygulamalı sanatlar okulunda eğitim gördüğü sıralarda tarihsel konular işleyen ressam Hans Makarat’tan etkilendi.
1883’ten sonra kardeşi Ernst ve ressam Franz Matsch ile birlikte dekoratör olarak çalıştı. Burgtheater’ın ve Sanat Tarihi Müzesi’nin dekorasyonunu tamamladıktan sonra 1892 yılında kardeşinin ölümü üzerine bu işi bıraktı.
1897’de Viyana’da bir grup sanatçı ile Viyana Sezession Grubunu oluşturdu ve bu grubun ilk başkanı seçildi. Bu görevini 1905 yılına kadar sürdürdü.
Birkaç yıl sonra Viyana Üniversitesi için felsefe, tıp ve hukuk adlı tavan resimlerini yaptı. Fakat resimler erotik simgeleri vyük tepki aldı ve geri çevirdi.
1902’de arkadaşı mimar Josef Hoffmann’ın baş yapıtı sayılan Brüksel’deki Stoclet Evi’nin yemek odası için duvar resimleri yaptı.
Bugün üçü de Avusturya Galerisi’nde bulunan Öpüş, Fritza Riedler ve Adele Bloch-Baver gibi son çalışmalarında figürleri silüet biçiminde ele aldı.
Ünlü sanatçı 6 Şubat 1918 yılında beyin kanaması sonucu hayatını kaybetti. Klimt’in ailesi onun Onur Mezarı’na gömülmesini kabul etmedi ve sanatçı Viyana’da basit bir mezara gömüldü.
Yağlıboyalarının dışında desenleri de ayrı bir önem taşıyan Klimt’in, özellikle Kokoschka ve Egon Schiele üstünde yoğun etkileri oldu.



Önemli Yapıtları: Aşk Müzik I, Bir Kadının Portresi, Memorial Sanat Müzesi, Tıp, Yaşayan Su, Ölüm ve Yaşam, Adem ile Havva, Kadının Üç Çağı, Salome.

Gustav Klimt-ÖPÜCÜK






Kaynak:http://www.biyografi.info








2 Ocak 2015 Cuma

'Dali Delileri' :)

Salvador Dali



Salvador Domingo Felipe Jacinto Dalí i Domènech, kısaca Salvador Dalí (d. 11 Mayıs 1904 – ö. 23 Ocak 1989), Katalan sürrealist ressam. Gerçeküstü eserlerindeki tuhaf ve çarpıcı imgelerle ünlenmiştir. En iyi bilinen eseri olan Belleğin Azmi'ni 1931'de bitirmiştir.
Dalí, ressamlığın yanı sıra heykelcilik, fotoğrafçılık ve filmcilikle de ilgilenmiş, Amerikan animasyoncu Walt Disney ile beraber yaptığı Destino adlı kısa çizgi film, 2003'te "en iyi kısa animasyon filmi" dalında Oscar adayı olmuştur.
Katalonya doğumlu olan Dalí, 711 yılında İspanya'yı fethetmiş olan Mağribiler'in soyundan geldiğini iddia etmiş, "süslü ve cafcaflı olan her şeye, lüks hayata ve doğu kıyafetlerine olan düşkünlüğünü" de "Arap kökeni"ne bağlamıştır.
Dalí hayatı boyunca, sanatıyla olduğu kadar eksantrik giyimi, davranışları ve sözleriyle de dikkat çekmiş, bu durum kimi zaman, onun sanatını takdir edenleri de etmeyenler kadar usandırmıştır. Bu davranışların getirdiği kötü şöhret, Dalí'nin geniş kesimlerce tanınmasını sağlamış ve eserlerine duyulan ilgiyi arttırmıştır.


İLK YILLAR

Dali 11 Mayıs 1904'te, İspanya'nın Katalonya bölgesinde bulunan Figueres kentinde, Salvador Dalí i Cusí ve Felipa Domenech Ferres çiftinin ikinci çocuğu olarak dünyaya geldi. Çiftin 1901 doğumlu ilk çocuğu, Dalí'nin doğumundan tam dokuz ay on gün önce (1 Ağustos 1903'te) sindirim yolu iltihabından ölmüş, onun ismi olan Salvador da ikinci çocuğa geçmişti. İlk çocuklarının küçük yaşta ölmesini bir türlü kabullenemeyen Dalí çifti, küçük Dalí'nin yanında sık sık ölmüş ağabeyinden bahsediyor, ilk Salvador'un bir resmini yatak odalarının duvarında tutuyor, ve Dalí'yle beraber düzenli olarak ilk Salvador'un mezarını ziyaret ediyorlardı. Bu durum, Dalí'nin küçük yaşta kendi kimliği konusunda karışıklık yaşamasına sebep oldu. Sonradan, hiç tanımadığı ağabeyi hakkında "iki su damlası gibi birbirimize benziyorduk, fakat yansımalarımız farklıydı [...] O, herhalde benim fazla mutlak olarak tasarlanmış ilk versiyonumdu." diye yazacaktı.
Dalí'nin babası, sert ve otoriter karakterli bir noterdi. Annesi ise tam tersine sevecen ve anlayışlıydı ve oğlunun resim konusundaki çabalarına destek veriyordu. Dalí üç yaşındayken kızkardeşi Ana María doğdu. Evin tek erkek çocuğu olarak, annesi, kızkardeşi, teyzesi, anneannesi ve bakıcısından sürekli ilgi gören Dalí, küçük yaşlarından itibaren şımarık ve kaprisli bir karakter sergilemeye başladı.
1914'te annesinin desteğiyle özel bir resim okuluna yazılan Dalí, 1919'da Figueres Belediye Tiyatrosu'nda ilk sergisini açtı. Şubat 1921'de ise çok sevdiği annesini meme kanserinden kaybetti. Annesinin ölümü hakkında "hayatımda aldığım en büyük darbeydi. Ona tapardım [...] Ruhumun kaçınılmaz kusurlarını görünmez kılabilmesine hep güvendiğim bir varlığın kaybını kabullenemiyordum." diye yazacaktı. Dalí'nin babası, karısının ölümünden kısa süre sonra baldızıyla evlendi.


MADRİD, PARİS VE ABD

1922'de Madrid'e taşınan ve buradaki okula yazılan Dalí, ilk eserlerinde kübizm ve dadaizm etkileri gösterdi. Fransa ve İsviçre kökenli olan bu yeni akımlar, o sıralar Madrid'de pek yaygın değildi, ve Dalí'nin eserleri kısa sürede ilgi çekmeye başladı. Dalí, Madrid'de geçirdiği yıllarda, kendisi gibi avangart sanata meraklı olan film yapımcısı Luis Buñuel ve şair Federico García Lorca ile yakın arkadaş oldu. 1923'te disiplinsizlik yüzünden geçici olarak okuldan uzaklaştırılan Dalí, aynı yıl Girona'da anarşist gösterilere katıldığı için tutuklandı ve bir süre gözaltında tutuldu. 1925'te okula geri döndü, ve Barcelona'da ilk kişisel sergisini açtı. Resimleri eleştirmenler tarafından ilgi ve şaşkınlıkla karşılandı.
Dalí 1926'da Paris'e gitti ve büyük saygı duyduğu Pablo Picasso ile tanıştı. Sonraki birkaç yıl boyunca, Dalí'nin eserlerinde Picasso etkisi ağır basacaktı. Paris gezisinden döndükten kısa süre sonra okulundan temelli kovulan Dalí, çok geçmeden askere alındı. Ekim 1927'de askerlik hizmetini bitirdi ve Mart 1928'de sanat eleştirmenleri Lluís Montanyà ve Sebastià Gasch ile beraber, sanatta modernizmi ve fütürizmi savunan "Sanat Karşıtı Katalan Manifesto"yu yazdı.
1929'da arkadaşı Luis Buñuel ile beraber çektikleri Bir Endülüs Köpeği adlı avangart kısa film, sürrealist sanat çevrelerinde ikiliye büyük şöhret kazandırdı. Aynı yıl ikinci kez Paris'e giden Dalí, burada ressam Joan Miró aracılığıyla sürrealist akımın öncüleri André Breton ve Paul Éluard ile tanıştı. Éluard'ın karısı Gala (asıl ismi Helena İvanovna Diakonova), tanıştıkları andan itibaren Dalí'nin ilgisini çekti, ve 1929 yazında Dalí ile Gala arasında, sonradan evliliğe dönüşecek olan tutkulu bir ilişki başladı.
1931 yılında Dalí, en meşhur eseri olan "Belleğin Azmi"ni yaptı. Yumuşak Saatler ya da Eriyen Saatler olarak da bilinen eserde, geniş bir kumsal manzarası önünde eriyen cep saatleri resmedilmiştir. Eser genel olarak, katı ve değişmez zaman kavramına karşı bir protesto olarak yorumlanır. Dalí sonradan bu resmin ilhamını, sıcak Ağustos güneşi altında erimekte olan bir Camembert peynirinden aldığını yazacaktı.
1929'dan beri beraber yaşayan Dalí ve Gala, 1934'te bir devlet nikâhıyla evlendiler. (1958'de bir Katolik düğünüyle nikâh tazeleyeceklerdi.) Aynı yıl New York'ta bir sergi açan Dalí, ABD'de büyük sansasyon yarattı ve büyük üne kavuştu. 1936'da LondraUluslararası Sürrealist Sergisi'nde bir konuşma yapması istenince, sahneye eski tip hantal bir dalgıç tulumu içinde çıktı. Tulumun beline mücevher işlemeli bir kama takmıştı; bir elinde bir bilardo ıstakası tutuyor, diğer eliyle de bir çift kurtköpeğini çekiştiriyordu. Konuşma sırasında nefes almakta zorluk çekince, dalgıç kıyafetinin başlığı çıkarıldı.
Dalí 1937'de Hollywood'a giderek zamanın meşhur komedyenleri Marx kardeşler ile tanıştı, ve onlar için bir film senaryosu yazdı. 1938 yazında ise Londra'da, hayranı olduğu Sigmund Freud ile tanıştı ve ünlü psikoloğun birkaç portresini yaptı. Tüm sürrealistler gibi Dalí de bilinçaltının dışavurumuyla ilgileniyor, ve Freud'un bilinçaltı konusundaki yazılarını ilgiyle takip ediyordu.
1936'da başlayan ve tüm İspanya'yı kaosa sürükleyen İspanya İç Savaşı, 1939'da General Francisco Franco'nun galibiyetiyle sona erince, Dalí yeni kurulan faşist rejimi desteklediğini açıkladı. Bunun üzerine, çoğunluğu Marksist olan ve Dalí'nin abartılı dikkat çekme çabalarından zaten hoşlanmayan sürrealistler, Dalí'ye açıkça sırtlarını döndüler. Sürrealist grubun önderi Breton, Salvador Dalí'nin isminden iğneleyici bir anagram çıkardı: Avida Dollars (Dolar Heveslisi). Dalí ise cevap vermekte gecikmedi: "Le surréalisme, c'est moi!" (Sürrealizm benim!) Sürrealistler ve Dalí arasındaki çekişme, Dalí ölene kadar devam edecekti.
1940'ta Dalí ve Gala, tüm Avrupa'yı etkisi altına almaya başlayan II. Dünya Savaşı'ndan kaçarak ABD'ye yerleştiler. Burada dokuz yıl kalacaklardı. 1942 yılında Dalí, Salvador Dalí'nin Gizli Hayatı isimli otobiyografisini yayımladı. 1945-46 yıllarında, Walt Disney ile beraber Destino, Alfred Hitchcock ile beraber Spellbound filmlerinin yapımında çalıştı. 1947'de sürrealist bir Picasso portresi yaptı.


KATALONYA'YA DÖNÜŞ

1949'da Dalí, karısıyla beraber Avrupa'ya döndü ve memleketi Katalonya'ya yerleşti. Hayatının sonuna kadar burada kalacaktı. Faşist Franco rejimiyle yönetilen İspanya'ya yerleşmesi, bir kez daha sol görüşlü sanatçı ve aydınların tepkisini çekti.
Dalí 1951'de Katolisizm'in ve modern bilimin bazı kavramlarını sentezlediği Mistik Manifesto'yu yayımladı. II. Dünya Savaşı sonrası eserlerinde, Katolik temalar ve DNA, hiperküp (dört boyutlu küp) ve atomik çözünme gibi modern bilim kavramları öne çıkacaktı.Hiroşima'da patlayan atom bombasının gücünden çok etkilenmiş olan Dalí, hayatının bu dönemine "nükleer mistisizm" adını veriyordu. Yine bu dönemde Dalí, tuvale boya sıçratma, hologramlar, optik yanılgılar ve stereoskopi gibi pek çok değişik teknikle denemeler yaptı.
1960'da Figueres belediye başkanı, yıllar önce Dalí'nin ilk sergisine ev sahipliği yapmış ve iç savaşta zarar görmüş olan Belediye Tiyatrosu'nu "Dalí Tiyatrosu ve Müzesi" adıyla restore etmeye karar verdi. Dalí, 1974'e kadar müzenin inşaatı ve dekorasyonuyla bizzat ilgilendi ve bu projeye çok emek ve zaman harcadı. Müze 1974'te açıldıysa da, Dalí 1980'lerin ortasına kadar ufak eklemeler ve değişiklikler yapmaya devam etti.
10 Haziran 1982'de Dalí'nin çok sevdiği karısı, menajeri, modeli ve ilham perisi Gala hayatını kaybetti. Gala'nın ölümünden sonra yaşama isteğini kaybeden Dalí, karısının öldüğü ve gömüldüğü Púbol Kalesi'ne yerleşti ve münzevi bir hayat sürmeye başladı. Temmuz 1982'de İspanya Kralı Juan Carlos, Dalí'yi Púbol Markisi ilan etti. Dalí ise bu jeste karşılık olarak, krala Avrupa'nın Başı adlı çizimini hediye etti. 1983'te Púbol Kalesi'nde yaptığı Serçenin Kuyruğu adlı tablo, Dalí'nin son eseri olacaktı. Ağustos 1984'te Dalí, kaledeki yatak odasında bilinmeyen bir sebepten çıkan yangında bacağından yaralandı. Bu olaydan kısa süre sonra Figueres'e döndü ve Salvador Dalí Tiyatro ve Müzesi'nde yaşamaya başladı.
Dalí, 23 Ocak 1989'da kalp yetmezliğinden öldü ve Figueres'te kendi adını taşıyan müzenin mahzenine gömüldü.


ESERLERİ

Dalí hayatı boyunca, 1500'den fazla resim ve onlarca heykelin yanı sıra, çeşitli taş baskı eserler, kitap illüstrasyonları, tiyatro dekorları ve kostümleri üretmiştir. Ayrıca, Man Ray, Brassaï, Cecil Beaton ve Philippe Halsman gibi fotoğraf sanatçılarıyla ve Elsa Schiaparelli, Christian Dior gibi moda tasarımcılarıyla beraber çalışmıştır.
Bugün Dalí'nin eserlerinin büyük çoğunluğu, Figueres'deki Dalí Tiyatro ve Müzesi'nde bulunur. Florida'nın St. Petersburg kentindeki Salvador Dalí Müzesi, Madrid'deki Reina Sofia Müzesi ve Los Angeles'taki Salvador Dalí Galerisi de sanatçının yüzlerce eserini barındırır.
Dalí'nin 1965'te New York'taki Rikers Island Hapishanesi'ne bağışladığı çarmıha gerilmiş İsa resmi, 1981'e kadar hapishanenin yemekhanesinde asılı durduktan sonra buradan alınarak hapishanenin lobisine asılmış, 2003'te ise kimliği belirsiz kişilerce lobiden çalınmıştır. 20. yüzyılın en önemli sanatçılarından, sürrealizmin yani gerçeküstücülük akımının temsilcisi Salvador Dali’nin başlıca esin kaynağı düşler, korkular ve hayaller ile Dali, resim sanatının akışına yön veren eserleriyle İstanbul’da da sergilenmiştir. Dali’nin kapsamlı bir retrospektifi niteliğini taşıyan “İstanbul’da Bir Sürrealist Salvador Dali” adlı sergisinde, İspanyol sanatçının yağlı boya tabloları, çizimleri ve grafiklerinin yanı sıra el yazmaları, defterleri, mektupları ve fotoğrafları gibi 380 parça eseri sergilenmiştir.


POLİTİK GÖRÜŞÜ

Salvador Dalí'nin sanatçı olarak varoluşunda politika çok önemli bir yer almıştır. Sürrealizmin kurucusu troçkist André Breton yanlısı olarak başladığı sanat hayatına, ilerki dönemlerde iktidarı kanlı biçimde ele alan faşist Franko yanlısı olarak devam etmiştir.
Gençliğinde anarşist- komünist yazıları keskin çıkışları olan derin bir kavrayıştan ziyade okuyucuyu şok etmek üzerine odaklanmıştır. Bu yıllarda Dadacı etki görülür. Dali büyüdükçe troçkist André Breton etkisindeki sürrealist hareketin etkinliğinin artmasıyla sürealist olur.
İspanya iç savaşı başladığında, Dali savaşmaktan ve bir grubun yanında yer almaktan uzak durur. Benzer şekilde, İkinci Dünya Savaşında George Orwell, Dali'yi "Fransa tehlikeye düştüğünde fare gibi kaçmakla" eleştirmiştir. Yıllar sonra o dönemini Dali "Avrupa savaşı yaklaştığında tek düşündüğünün tehlike daha da yaklaştığında tıkılabileceği fırını güzel bir yer bulabilmek" olduğunu belirtmiştir. II. Dünya savaşı sonrasında Katalonya'ya geri döndüğünde, Franko rejimi ile yakınlaşmıştır. Bazı sözleri Franko rejimine destek vermiş, Franko'yu İspanyayı yokedici güçlerden temizlediği için teşekkür etmiştir. Bu dönemde Katolik inanca dönmüştür. Ayrıca Franko'yu çıkardığı idam hükümleri için tebrik etmiştir. Ayrıca kişisel olarak da Franko ile tanışmış ve Franko'nun ninesini resmetmiştir. Franko'ya karşı hislerinin samimi mi yalancı mı olduğunu belirlemek imkânsızdır.












Kaynak: http://tr.wikipedia.org


Karanlığın Ressamı 'Francisco de Goya'

İspanyol Ressamları arasında triumvira (biz “Üç Büyükler” şeklinde ifade edebiliriz – diğer iki “büyük” El Greco ve Diego Velázquez kabul edilir) olarak nitelenen sanat dâhilerinden biridir Goya. Tam adı akılda kalmayacak kadar uzun: Francisco José de Goya y Lucientes.

Francisco de Goya (1746-1828)

Aragon bölgesinin küçük bir kasabasında 30 Mart 1746 günü dünyaya gelen Goya’nın babası resim ve oymacılıkla hayatını kazanırdı, annesi ise Aragonlu küçük soylu bir aileden geliyordu. Goya’nın çocukluğu hakkında çok fazla bilgimiz yok, ancak 14 yaşlarındayken resme olan merakı ve yatkınlığı sonucu yerel bir sanatçı olan José Luzan’ın yanına çırak olarak verildiğini ve bu ilk ustasının stüdyosunda dört sene geçirdiğini öğreniyoruz kaynaklardan.

1763 senesinde Madrid’e gitti ve çalışmalarıyla çok arzu ettiği San Fernando Akademisi’nin ödülünü kazanamasa da orada bir başka Aragon’lu ressam Francisco Bayeu’nın dikkatini çekmeyi başardı. Daha sonra kız kardeşini eş olarak aldığı Bayeu ile aralarındaki etkileşim Goya’nın erken sanatı üzerinde büyük tesire yol açtığı gibi, kendisine kimi sanat toplantılarına katılma ve yeni bir çevre edinme şansı sağladı.

Rococo ekolünün baskın olduğu bu sanatsal ortamdan sonra, 1771 senesinde görgüsünü arttırmak için gittiği İtalya’da yaklaşık bir yıl kadar bulundu, bu arada Parma Akademisi’nin düzenlediği yarışmayı kazanarak şöhretini arttırdı.

İspanya’ya dönüşünde artık ünlü ve bilinen bir ressamdı. Bazı manastırların fresko çalışmalarından sonra, artık kendisinden bir asır evvel yaşamış Velazquez’den bu yana en muhteşem eserleri yaratacak sanatsal olgunluğuna ulaşmıştı Goya.

1786’da, kırk yaşında iken Kral III. Charles’ın emrine girdi ve bir süre sonra imparatorluğun baş ressamı ünvanını taşımaya başladı.

Güney İspanya’ya gezmeye gittiği 1792 senesi Goya’nın hayatında bir milat oluşturur. Bu yolculuk sırasında ardı ardına geçirdiği ciddi hastalıklar işitme duyusunu tümüyle kaybetmesine yol açtı ve içine düştüğü derin karamsarlık hissi eserlerinde işlediği konulara da yansıdı.

Yaşadığı bunalımların şiddetiyle ruhu kavrulurken, güzel bir dul olan Alba Düşesi ile yaşadığı aşkın ortaya çıkmasının yarattığı skandal ve ardından Napoleon komutasındaki Fransız askerlerinin İspanya’yı işgal etmesi sonucu yeni ruhsal travmalar geçirdi, Bir vatansever olarak (“3 Mayıs 1808” isimli tablosuna ve pek çok çizimine konu ettiği gibi) Fransız askerlerinin İspanyol vatandaşlarına yaşattığı zulüm ve acıları bizzat gözlemleyerek daha da karanlık bir karaktere büründü ve bunu özellikle küçük çizim serileriyle kâğıda döktü.

KARA TABLOLAR

1815 yılında Goya kendisini toplum hayatından hemen hemen soyutlamış gibiydi, artık yalnızca arkadaşları ve kendisi için resim yapıyordu.

Dört sene sonra, takvimler 1819’u gösterdiğinde 72 yaşındaki Goya tekrar çok ağır bir hastalığın pençesine düştü. Çeyrek asırdır kulakları işitmiyordu, Napoleon savaşlarının zor ve ıstırap dolu dönemini görmüş, ardından İspanya’da yaşanan kargaşa ve iç mücadelelerin tam ortasında yaşamıştı.

Toplumdan ve tüm insanlardan kaçmak, herkesten ve her şeyden olabildiğince uzak yaşamak için yaşamında radikal bir değişikliğe gitti: Uzun zamandır birlikte olduğu Leocadia Weiss ile beraber Madrid’in dışındaki kırsal bir bölgede, sade, dikdörtgen biçimli iki katlı basit bir eve yerleşti. Ev başka insanlar tarafından çoktan beridir "Quinta del sordo", yani “Sağır Adamın Köy Evi” olarak adlandırılıyordu, çünkü evin Goya’dan önceki sahibi de sağırdı. Burada yaşamanı sürdürmeye başlaması Goya üzerinde asla iyileştirici bir tesir yapmadı.

Goya "Quinta del sordo" ’nun alçı duvarlarını o güne (ve belki de bugüne) dek yaratılan en rahatsız edici, en yoğun, en dehşetli resimlerle süslemeye başladı. “Kara Tablolar” olarak anılan bu eserler Goya’nın sanatında eriştiği doruk noktalarıdır. Siyah, gri ve kahverenginin ağırlıklı kullanıldığı bu karanlık eserlerin hiç birisine isim vermedi, zaten evinin duvarlarına yaptığı bu resimler herhangi bir ticari amaç güdemezdi. Kara Tablolar’ın isimleri, daha sonra kimi sanat tarihçileri tarafından müştereken uygun görüldü/uyduruldu.

Ölümünden çok sonra, 19. yüzyılın sonlarında “Sağır Adamın Köy Evi”nin duvarları yetkililerce sökülerek Madrid’deki del Prado Müzesi’ne götürüldü ve bu resimler plasterlerle özel bir teknik uygulanarak tuallere (canvas) geçirildi.

1824 senesinde sağlık sorunlarını bahane ederek Kral VII. Charles’dan aldığı izinle Fransa’ya, Bordeaux’ya yerleşti, iki sene sonra kısa bir ziyaret için uğradığı Madrid’te İmparatorun baş ressamı ünvanını bıraktığı bildirdi. 16 Nisan 1828 tarihinde Bordeaux’da hayata veda eden Francisco de Goya’nın sanatsal çizgisini takip eden çıkmadı, ancak sonraki yüzyılda pek çok sanatçı, özellikle Picasso kendisinden ilham aldığını itiraf etti.








GOYA'DAN PORTRELER





Kaynak: http://galeri.antoloji.com,  www.youtube.com

1 Ocak 2015 Perşembe

Modern Resmin Temsilcilerinden 'Kandinsky'

Vasiliy Wassilyevich Kandinskiy 1866-1944

Kandinsky modern resmin en önemli temsilcilerinden olmuştur. Bazı sanat tarihçilerince soyut resmin yaratıcısı olarak da kabul edilmiştir. Babası Sibirya’nın Çin sınırı yakınlarında bulunan Kyakhta’nın yerlisi, annesi Rus olan Wassily 1866 yılında Moskova’da doğdu. Varlıklı ailesinin olanaklarıyla daha çocukken birçok şehri gezdi.
Ortaöğrenimini 1871’de Odessa’da tamamladı. Lise yıllarında resim yapıyor, bir yandan da amatörce piyano ve viyolonsel konserleri veriyordu.
1886’da Moskova Üniversitesi’nde hukuk ve iktisat öğrenimine başladı.1893 yılında doktoroya denk bir akademik unvan kazandı.
1896’da Estonya’daki Dorpat Üniversitesi’nden gelen profesörlük teklifini geri çevirdi ve 30 yaşında kendisini resme vermeye karar verdi. Münih’e gitti ve orada dört yıl Anton Azbe’nin yönetiminde çalıştı. İyi Almanca bildiği için ve eski Rus milliyetçilerinin çoğunlukla yaşadığı Münih'e taşındı. Azbe’nin atölyesinde Alexei Von Jamlensky ve Franz Marc ile tanıştı. 1900 ve 1908 yılları arasında Moskova Sanatçılar Birliği beraberinde sergiler düzenledi. Diğer yandan Münih sanat ortamına girdi. Yerel sanat okullarında çalışmalar yaptıktan sonra Phalanx sanatçılar grubunu kurdu. Her yönden yetenekli bir sanatçıydı ve öncelerinde öğrencisi olduğu Phalanx grubunun daha sonra öğretmeni oldu. 
1901 yılında Kandinski ve arkadaşları tarafından, sanatçıların sergi açabilme olanaklarını genişletmeyi amaçlayan sanatçı grubuna verilmiş bir isim olarak sanat tarihindeki yerini aldı. Oluşum, 1904 senesine kadar Münih sanat ortamında aktif olarak rol oynamıştır. 10 yıl beraber yaşadığı Gabriele Münter ile o dönemde tanışmıştır. 1904'de Kandinskiy ve Münter 4 yıl sürecek olan Venedik, Tunus, Hollanda, Fransa ve Rusya gezilerine başladılar. Gezileri boyunca Vincent Van Gogh, Paul Gauguin ve Claude Monet gibi empresyonisterin sanat yaklaşımları konusunda incelemelerde bulundular. 1908'de tekrar Münih'e dönerek yerleştiler. Daha sonra bu grubu Berlin’de Sezession, Dresden’de de Die Brücke gibi gruplar izledi.
1900’e kadar sanat öğrenimi devam etti.1903’de Moskova’da ilk kişisel sergisini açtı, bir yıl sonrada Polonya’da iki kişisel sergi daha düzenlendi. Kandinsky 1909 yıllarında ünlü emprovizasyonlarına başladı. 1911'de Kandinskiy, Münter ve diğer arkadaşları ile Münih'deki geleneksel sanatçılar derneğini ile bağlantılarını kopartarak Der Blaue Reiter (Mavi Binici) akımını oluşturdu. İki yıl sonra bu yeni grup Kandinskiy'nin önderliğinde Henri Matisse, Pablo Picasso, Robert Delaunay ve Paul Klee gibi zamanın önemli yaratıcılarını etrafında toplamıştı bile.
Kandinsky’ye soyut ressam niteliğini kazandıran ilk yapıtı 1910 tarihli “İlk Soyut Suluboya”ydı. 
1911’de Marc’la birlikte Blaue Reiter akımını kurdu. 
1912’de basılan “Sanatta Ruh” adlı kitabında sanatçı, kendi iç dünyasındaki lirik abstraksiyon özgürlüğünden söz etmekte.
1914'de savaş başladığında Gabriele Münter Münih'de kaldı, Kandinskiy Rusya'ya geri döndü ve Nina Andreçocuğu oldu.
1917’de Moskova’ya yerleşti. 1918 yılında Moskova Güzel Sanatlar Akademisi’nde profesörlüğe ve Halk Eğitim Komiserliği'nin sanat bölümü üyeliğine getirildi ve devlet tarafından kişisel bir sergi düzenlenerek onurlandırıldı. Kandinsky uluslar arası ün kazandıktan sonra, 1922’de ünlü tasarım okulu Bauhaus’ta ders vermesi için yapılan teklifi hemen kabul etti. Bauhaus’ta ders verdiği yıllarda ilk kitabı “Sanatta Tinsellik Üzerine”yi yazdı.1926’da “Düzleme Göre Nokta ve Çizgi” adlı ikinci kitabını yayımladı.
1928’de Alman uyruğuna geçti ancak Bauhaus’un kapanması üzerine 1933’de Fransa’ya göç etti.
1939 yılında da Fransız uyruğuna geçti ve 13 Aralık 1944 günü hayatını kaybedene kadar Paris’in Neuilly_sur_Seine’de yaşadı.



Önemli Yapıtları: İlk Soyut Suluboya, Mavi Dağ, Çan Kuleli Manzara, Siyah Kemer ile Siyah Çizgiler, Beyaz Çizgiler, Mavi Daire Dilimi, Başat Mor, Başat Eğri, On Beş, Ilımlılık, Hareketler, Bölünme Birlik, Daire ve Kare, Beyaz Dengeli Hareket.












Kaynak: http://www.biyografi.info