İzleyiciler

write etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
write etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ekim 2014 Salı

'Fırat' HİSSEDİLMEZ !‏



Güneşin rengi sarı olmuş ne yazar, yüksek binalardan güneşi göremiyorsan. Dağlar kahverengi olmuş ne yazar benim askerim o dağda şehit düşüyorsa, kandırılmış gençler hiç uğruna öldürülüyorsa.. Karşıdan gelen kişinin ayakkabısı boyalı olmuş ne yazar içindeki çorabı yırtıksa.. Çocuk topa vurayım derken taşa vuruyorsa ve ayağının acısından önce ayakkabının burnuna ne kadar zedelenmiş diye bakıyorsa, o çocuk o ayakkabıyı doya doya kullanamıyorsa.. Bir orta okul çocuğu üzerine göre ceket ararken, anne ve babası tarafından "seneye de giyersin" denilerek kendi bedeninden büyük bir ceket görüyorsa üstünde, ne yazar o ceketin markasının ne olduğu.. Bisiklet sürerken düşen birinin yara beresine bakmadan önce tozunu silkelerse ne yazar bisikletin kaç vitesli olduğu.. Pazarda ucuz olsun diye daha yumuşak domates alan adam domatesi sağlam poşete koymuş ne yazar.. Atatürk büstü yakılmış, yıkılmış ne yazar sadece bir büstten ibaret kalmışsa.. Bayram gelmiş ne yazar evde bayram sevinci yoksa.. Adalet tecelli etmiş ne yazar zaman olarak gecikmişse.. Yüzler gülmüş ne yazar içler kan ağlıyorsa.. Çocuklar okuyup adam olacak ne yazar baba okuturken sıkıntı yaşıyorsa.. Cebinde dünyalar kadar para var ne yazar oturup da sağlık sorunlarından canının istediğini yiyemiyorsan.. Yüklü bir tazminat almışsın ne yazar iş yerinde kaza geçirip de hak kazandıysan..
Ülkemde insanların genel olarak yaşayışı böyledir, bu ülkede hayatı doyasıya yaşamak zordur ama alışkınızdır buna, eksik de yaşasak tam bir haz verir bu topraklarda nefes almak..


FIRAT

3 Ekim 2014 Cuma

'Fırat' Dede Koyun Kınalı' dan Bir Hayat Hikayesi


Arefe günü bizi almaya gelirler, gelirken saçlar taranmış, jölelenmiş, temiz kıyafetler giyilmiş olur. Ortalıkta bizlere iyi bakamamalarından kalan ağır bir koku vardır. Bize neden tuvalet yapılmaz anlam veremeyiz, sanki esir ortamı gibi şartlar vardır. Daha önceden üzerimiz kimyasal boyalarla boyanmış olur ve bizi karga tulumba arabaya koyarlar ve evlerine götürürler.
Hemen bizi bir yere bağlarlar, çok cömertlerdir önümüze bir kap su koyarlar, evin çocuklarının ısrarından anlarız ki bizi gezdirecekler. Evin babası ipimizi çocuğun eline verir, bizi bir heyecan sarar hem seviniriz gezmek için hem de hafiften kaçma planları yaparız ne de olsa vardır bizim de bir sevdiğimiz, yavuklumuz, çoluk çocuğumuz...
Gezmeye başlarız ama korkarız; bir taraftan arabalar geçer, diğer taraftan her yer taş yığınlarıyla doludur. Buralar bizim meralara hiç benzemez. Ot yığınları vardır ama yemeye korkarız ne de olsa üzerinde "çimlere basmayınız" yazar, acaba basmadan yiyebilirmiyiz diye düşürken birden boğulacak gibi oluruz, bizim amca oğlu keçiden daha inatçı olan evin çocuğu çeker ipimizi durur. gitmek istemeyiz ama boğulmaktan iyidir bu çocuğa ayak uydurmak. Her ne kadar korksak da asillliğimizden taviz vermeyiz, kuyruğumuzu sallaya sallaya gideriz. Az atıştırmalık ot dürüm ile başlarız ardından da etraftaki küçük ağaçların yapraklarından bir tatlı yaparız kendimize, deymeyin keyfimize derken etrafımıza bir sürü çocuk toplanır, yeni yeni çıkan boynuzlarımıza asılırlar, "durun, delikanlı adamın boynuzu el sürülmez." demeye çalışırız ,kaçarız ama nafile, bırakmaz bu çocuklar boynuzumuzu. Aklımıza bir delilik gelir, boynuzlarımızla vuralım deriz çocuklara ama bu sefer de bizim köydeki kınalı gelir aklımıza. Anlatırlar; geçen sene bizim kınalı, bir çocuğa öyle vurmuş da boynuzlarıyla ağır ceza da yargılanmış, idama mahkum edilmiş ve kafasını kesmişler. Bunu da kesme anını gören kınalının eşi anlatmış. Anlayacağınız can korkusundan bırakırız çocuklara vurmayı, az sakin dururuz, karşılık vermeyince bir süre sonra sıkılır çocuklar ve bizle uğraşmayı bırakırlar. Biraz zaman geçer eve doğru yol alırız, yine çeke çeke götürürler bizi, bir de bizlere inatçı derler, asıl bu çocuklar inatçı; "bu kadar sert çekilir mi bu ip be arkadaş..".
Eve döneriz, etrafta bir koşturmaca vardır; evin kadını, erkeği herkes bir yerleri temizler. Bu olaydan gururlanırız, ne misafirperver insanlar biz geldik diye temizlik yapıyorlar, diye düşünürüz. Sağolsunlar yemek de su da verirler. Akşam olur güya misafirizdir, bizi köhne bir yere koyup, üzerimize de kapıyı kilitlerler. Duyduğumuza göre bazı arkadaşları hırızlar alıp götürmüş, bir daha da onlardan haber çıkmamış. Gece yerde yatmanın verdiği sırt ağrısı ile uyandırılırız. Evin genelde büyüğü gelir yanımıza ve elinde yine o ip vardır. Bilemeyiz o an durumu ve Şehzade Mustafa gibi bir cesaretle ayağa kalkıp, ipe doğru gideriz. Yine bizi bağlarlar bir ağaca, kahvaltıda sadece su vardır, buna pek anlam vereeyiz nedense kahvaltılık vermezler, sabah erken olduğundan pek iştahımız da olmaz zaten bizim de.
Buraya kadar her şey fena sayılmaz ama birden bahçede bir koşturmaca başlar, evin kadını adama tepsi gibi bir kaç tane şey verir, çocukları içeri alırlar, bir tane çizmeli bir adam elinde poşetle gelir yanımıza yavaşça. Biraz sever bizi, başımızı okşar; "ne tatlı, sevecen bir adam" demeye kalmaz elindeki poşetten bir şey çıkarmaya başlar, bu sevginin üstüne bana ne getirdi ,diye düşünürüz ister istemez.. Sonra her şey karışır; adamın elinde bir bıçak vardır, bugünlere özel bileyletilmiş gibi parlar bıçak. Tüm bakışlar bize yönelir. Sonra birden üstümüze üşüşürler, ayaklarımızı bağlarlar, yavaş yavaş anlaşılır o ilgi, besleme, misafirperverlik.

Hepimizin sonu ağır cezada yargılanan Kınalı gibi olur, doğuştan cezalandırılmış bir milletiz biz. Sonrası işte insanoğlunun sofrasında parça parça devam eden bir yolculuk olur. Kimisi bunu inançtan yaparmış, kimisi de çoluk çocuğunun gözü dışarda kalmasın diye. Sebep ne olursa olsun bizde de buna karşın bir teslimiyetçi düşünce vardır, dedelerimiz bizlerin yaradılış sebebinin bu olduğunu söylerlerdi. Tabi buna bazımız inanır, bazımız da inanmayarak isyan eder.


FIRAT

2 Ekim 2014 Perşembe

'Fırat' Çöp Bidonundaki Çocuk

Merhaba daha önce yaşadığım şehirde sabah işe giderken gördüğüm bir manzara sonrası yazmış olduğum yazımı bu sabah da buna benzer bir manzara ile karşılaşınca sizlerle paylaşmak istedim.



"Sabahın erken saati işe gitmek için düşmüşüm yola. Gözlerim, güneş ışığına pek alışamamış bir halde ilerliyorum. İnsanlar bir hareket halinde, dolmuşların içi kalabalık, gazeteler dizildikleri yerde okuyucularını bekliyor. Etrafta simit ve poğaça kokuları kulak yerine burunlarına hitap ederek; insanlara günaydın diyor .

Yürüdüğüm yolun sağ tarafında bir çöp bidonu gördüm. İşte beni etkileyen sahnede burda başlıyordu: Çöp toplayan, üzeri ve yüzü kirlenmiş bir çocuk çöp bidonuna eğilmiş bir eli içeride bir eli çöp bidonundan bulduğu yırtık bir sayfayı tutar haldeydi. İnsan ne halde ya da hangi duygular içinde olursa olsun çocukluğunu yaşamak ister. Benim gördüğüm çocuk da bulunduğu durumdan bihaber şekilde, elindeki çizgi roman sayfasını büyük bir keyifle okuyordu. Para ile kolejlerde, özel üniversitelerde okuyan çocuklar (istisnai durumlar hariç) ile devlet okullarında okuyan çocukları düşündüm Toplum her zaman bu iki sınıfı (özel okul ile devlet okullarında okuyanları) iki uca koymuştur ve bu iki grup arasında bir kutuplaşma oluşmuştur. İki taraf arasında her daim bir yarış ve sürtüşme vardır.

Bugün sabahki sahneyi yaşamasaydım, ben de öğrenciler için özel okuldan veya devlet okulundan diye ayrım yapmaya devam ederdim ama artık okumak isteyen çocuk ile zoraki okuyan çocuk diye ayrım yapıyorum ve okumaya imkanım olduğu ve bunu değerlendirip okuduğum için şükrediyorum."


FIRAT

28 Eylül 2014 Pazar

'Fırat' yazılarıyla artık bizimle :)

Çok değerli insan, kelimelerin efendisi Fırat abicim artık yazılarını bizlerle paylaşacak. Bunu ilk duyduğumda o kadar sevindim ki paylaşmak için sabırsızlandım. Lafı çok uzatıp sizleri de merakta bırakmadan hemen paylaşıyorum. Keyifli okumalar..:)





İLK SAYFA

Uzun zamandır bir yerlerde yazmak, içimde coşan sözcüklere daha önceleri de yaptığım gibi özgürlük vermek istiyordum; sağolsun kardeşim Zeynep sayesinde sözcükler sizlerle buluştu. Ben on yıldır yaşadığım şehri geçtiğimiz aylarda karşılıksız olarak terk ettim, önceleri o şehri severdim, platonik değildi sevgim, şehre olan beğenim; Sonra ben bu şehrin dışında, bu şehirden çok daha güzel birini sevdim ve eski sevdiğimi(şehri) terk ettim. Şuan yaşadığım yer sakin bir şehir, arkamı döndüğümde yeşili, ormanı, önüme baktığımda maviyi, denizi görüyorum. Yani mutluyum, gözlerim daha da renklendi, daha da diyorum çünkü sevdiğime ilk baktığımdan beri zaten gözlerim sevdiğimin güzelliğinden dolayı renklenmişti.Buradan kaç kişiye ulaşırım, kaç kişi yazdığımı beğenir bilemem. Ben son zamanlarda şunu öğrendim; " hayatı kendin için yaşamalısın." Dolayısıyla; değerli görüşleriniz tabiki benim için önemli ama şunu belirtmek isterim ben bu yazıyı beğenerek ve içimden geldiği gibi karşılıksız yazarsam eminim sizler de yazının doğallığından dolayı yazıyı beğeneceksinizdir.Adresimi artık öğrendiniz, bu kısa bir giriş oldu şimdilik en kısa zamanda yeni yazımla burada olacağım, her zaman göz arabanızla satır parklarımda sizleri bekleyeceğim, park yerlerimiz mevcuttur :)


FIRAT